7 Aralık 2012 Cuma

Vefalı ve zarif bir İstanbul dostu, Çelik Gülersoy


Çelik Gülersoy (1930-2003)
Türkiye’nin kültür ortamına alçakgönüllü bir çalışkanlıkla büyük katkıda bulunan bilgili ve üretken bir kişilik, 2003 yılında yitirdiğimiz hukukçu Çelik Gülersoy. Öğrencilik yıllarında çalışmaya başladığı Türkiye Turing ve Otomobil Kurumunda Genel Müdürlük koltuğuna oturduktan sonra, kurumun turizm ve kültür çalışmalarına yön veren Gülersoy, İstanbul’daki önemli kentsel mekânların korunmasına ve onlara işlev kazandırılmasına öncülük etti. Yeşil Ev, Sarnıç Restoran ve Ayasofya Konakları ilk akla gelen örnekler.


Çalışmaları ile ülkemizde ve dünyada pek çok ödülle onurlandırılan Çelik Gülersoy, Turing Yayıncılık aracılığıyla pek çoğu bugün hala güncelliğini ve değerini koruyan çeşitli referans kitapların da yayınlanmasını sağladı. Aşağıda Müzik Eleştirmeni Faruk Yener’in (1923-2001) derlediği “Müzik” adlı kitaba yazdığı önsöze yer veriyoruz. İyi Okumalar,

Müzik, Çelik Gülersoy

İnsanın tabiata eklediği uyumlu seslerdir, müzik…

Kökeninde ve başlangıcında kulağın tecrübeleri vardır.

Eski Roma Sarnıcı, Sultanahmet
Yani bir yerde, müziğin kaynağı gene tabiatın kendisidir, ondan insana erişen belki tek düze, ama içerlerinde ve aralarında tutarlı, çeşitli karakterde seslerdir:

Kuşların cıvıltıları, suların çağrıları, denizin ve dalgaların gürültüsü, rüzgarların uğultusu, böceklerin kıpırtıları, vızıldamaları, insanın yaptığı bestelere de olanca zenginlikleri ile yansır, dururlar.

Fakat insanoğlunun zihni, düşüncesi, hissedişleri, duyuşları, deyimleri ile ifadeye çalıştığımız gücü, belki ruhu, çevresini saran bu dünyadan aldıkları ile yetinmez.

Adlarına besteci dediğimiz o “işitmeden de duyabilen” kişiler, sırları, çözülememiş sihirbazlar, kendi kendileri ile müzik dilinde konuşan o şairler, kâğıtların üstüne nota biçiminde iç ateşlerini dökerken, tabiattan çok ötelere de uzanırlar, başka kimselerin tanımadığı, bilemediği, uzay bahçelerinin kapılarından geçer, içerlere süzülür ve ufuklarına kanat açarlar. 

Onları izleyebilecek yetenekteki bütün duygulu ve düşünceli yaratıklar, bu defa “sessiz bir tabiatı” dile getirmekte olan, yani ufukları sarıya, morlara ve ateşlere boyayan güneşin doğuşunu ve ayrılışlarını, geceleyin vadilerin ve denizlerin karanlığını nurlu ve esrarlı renklere çeviren ayın kadife ışığını, sonra, insanoğlunun içerisinde esen fırtınaları, sevinçleri, kederleri, birbirinden ayrılan elleri, göz pınarlarından süzülen yaşları, söyleyen, naklen, anlatan bu çalgı seslerini, “bitmesin” istedikleri bir duygu beraberliği ile dinler, bestecileri, gözle görülmeyen bir yolculukta, sonuna kadar izler. 


Yeşil Ev ve Soğukçeşme Sokağı, Sultanahmet
Müziğin, resim sanatında soyutlaşmaya varan çizgi uzantısına benzeyen bir açılıştır bu. 

Dünyanın tadına ve yaşamın bir kıvamına varmış bütün kişiler için, vazgeçilmeyecek ve her şey yitirilse bile onsuz yapılamayacak olan belki en büyük nimet, adına işte böyle, “müzik” dediğimiz (ve özellikle Batı’nın klasikleşmiş müziği), bütün bir iç ve dış dünyanın seslerini toplayan, ve her sanatçının birer ipek kozası gibi kendine özgü ürpertilerle yoğurduğu ve ördüğü, görünmeyen altın teller ve gümüş pırıltılardır. 

Bu sesler hazinelerini algılayabilmek için de, Tanrı vergisi bir duyuş akrabalığı gerek galiba.
Ama duyabilmek kadar, bu çağrıların geldiği yolları “bilmek” de çok gerekli, müzik denilen cennet bahçelerini gezebilmek için.

Türkçemizde sayısı bugüne kadar yeterince artmamış bu “bilmek” kaynaklarından birini, şimdi bu billur ve serin suların isteklisi olabilecek herkese, hem de güzel ve değişik bir kabın içinde sunuyoruz.

Ömrünü müziğin kutsallığına adamış; konuştuğu zaman sesi, kendini dinleten bir yumuşaklık ve tatlılıkta, yazdığında, verdiği bilgiler doğru ve denenmiş bir derinlikte, ama asıl, müziği dinlerken yücelen, incelen ve kendinden geçen bir sanat adamının, Faruk Yener’in kaleminden…



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder