27 Aralık 2012 Perşembe

Bir giz gibi güldü

"Pülümür’ün bir dağ köyünde gördüm onu/ yaşını sordum bir giz gibi güldü/ kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz/ yüzüne baktım, bir giz gibi güldü/ bir asa vardı elinde/ bir solmuş krallığın/ kadifeden harmanisi üzerinde/ bir Hititliydi o/ bir Selçukluydu/ bir Ermeniydi bir Kürttü, bir Türk…”

Hanım Köprüsü, Pülümür Çayı
Sorumluluğunu almadan, seçim hakkımızı kullanmadan,  dünyaya gözümüzü açar açmaz üstümüze biçilmiş, içine doğduğumuz değerler ve sıfatlar var hayatta. Cinsiyet, din, dil, ırk bunların en önemlileri. Son yıllarda ulusal idareden sorumlu partizanlar, söylemde ve eylemde bu değerler ve sıfatlar üzerinden toplumsal ayrışmayı körükleyecek bir yol izliyorlar. Peki, bu yol oy potansiyellerini arttırarak, oturdukları ödünç koltuklarda yerlerini kısa vadede sağlamlaştırsa da, toplumumuzun, insanlığın uzun vadeli esenliği, çok sesli tek yürekli yaşama özlemi düşünüldüğünde doğru ve vicdanlı bir tutum mudur? 

İnsan denen canlı, yalnızca belli bir dine, dile, ırka mensup olduğu için bir diğerinden daha üstün olamaz. Bırakın bir diğerinden çeşitli nedenlerle üstün olmayı, milyonlarca yıl yaşındaki maviş topun üzerinde dönüp duran canlı türlerinden yalnızca biri olarak, yaşam süresi göz önüne alındığında, yeryüzünün en kısa süreli misafirlerinden biridir insan. 

Sadece bir canlıyız biz. Yaşadığımız sürece canlı. Kullandığımız kaynaklar ile ilgili bilimsel sürdürülebilirlik raporlarına göz atınca, bir karıncadan, bir balıktan, bir sincaptan farkımız, üstünlüğümüz, onlardan fazla yaşama hakkımız olduğu iddia edebilir miyiz burada? Dünyamız emrimize verilmiş, içindekileri düşüncesizce tüketerek boşaltabileceğimiz sil süpür, rafları kendiliğinden dolsun türünden sihirli bir buzdolabı değil. Birbirimizden insan olarak farkımız olmadığı gibi, yeryüzü kaynaklarını paylaşan diğer canlılardan da en ufak bir farkımız yok aslında. 

Ayrışmanın toplumsal tehlikelerine dikkat çeken ve ne yazık ki güncelliğini hala koruyan 20 yıllık bir yazıyı paylaşacağım bugün sizinle. Yazı 1999 yılında bombalı bir saldırıyla katledilerek en üretken çağında aramızdan koparılan Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı'ya ait.

Kendi küçük dünyalarımıza olduğu kadar, içinde yaşam bulduğumuz büyük dünyanın da mucizevi düzenine saygı ve sevgi göstererek yaşayacağımız huzurlu, umutlu, neşeli bir yeni yıl diliyorum... 

Pülümür, Tunceli


Pülümür’ün Yaşsız Kadını, Ahmet Taner Kışlalı, Cumhuriyet, 21 Mayıs 1994*

Sidney’de bir Türk sormuştu:
-Kürtlerin de bir ulus olmaya hakları yok mu?
Sorunun öncesi vardı… Uluslaşamadan, aşiretleri, kabileleri geride bırakmadan çağdaşlaşılamayacağını anlatmıştım. Atatürk’ün 17 dilin konuşulduğu bir toplumdan “ulus” yaratma çabalarının niçin “devrimcilik” olduğunun altını çizmeye çalışmıştım.
Soru ilk bakışta akla yakın gibiydi. Oysa “öz”ün anlaşılamadığını gösteriyordu.
Bir “ulus”u etnik kökenlerine göre “ulusçuk”lara bölmek, tarihsel açıdan “ilericilik” olamazdı. Yeniden “feodal bölünme”ye bir başka biçim altında dönmek anlamına gelirdi.
Ve adı da “gericilik” olurdu.
Tıpkı Yugoslavya’nın bugünkü bölünmüşlüğünün “ileri” değil, yapılan yanlışlıkların bedeli olan bir “geri” adım olması gibi… (Toplumu bir arada tutan “ortak” değerleri değil, “farklılık”ları kurumlaştıran yanlışların!...)
Somut bir soru:
-İşçi sınıfını bir bayrak etrafında birleştirmek mi ilericiliktir, yoksa gücünü ve olanaklarını parçalara ayırmak mı?

***
Ayrımcılık gericiliktir!
İster ırka, ister dine, ister cinsiyete, ister yaşa… İsterse etnik kökene ya da bölgeciliğe dayansın…
Bölerek ilerlenmez, bölerek gerilenir!
Avupa Birliği, geriliğin ürünü olarak değil, ilerlemenin gereği olarak doğdu. Doğmak zorunda kaldı.
Feodal beyliklerin “ulus” oluşturması ileri bir adımdır…
Türkiye’de bölgeler arasındaki gelişmişlik farkını azaltmaya çalışmak ilericiliktir…
Yurttaşları arasında ayrım yapan devlet, “kötü” bir devlettir. İnsanları etnik kökenlerine göre “biz” ve “onlar “ diye ayıran yurttaşlar, “kötü” yurttaştırlar.
Gericidirler!

***
Atatürk’ün ulus tanımı üç ögeye dayanıyordu: Ortak tarih, ortak dil (anadil değil!) ortak kültür.
Elbette ki “ırk” ve “din” birliği de varsa, ulusal bağların daha güçlü olabileceğini söyleyebiliriz. Ama bunlar, Kemalist ulusçuluğun “olmazsa olmaz” koşulları değildir.
Atatürk’ün “ulus” kavramına “ırk”ı sokmaması doğrudur!
Iraklı ile Faslı belki aynı “ırk”tandır. Ama aynı “ulus”tan değildir… Tuareg’ler Arap değildir, ama Faslıdır. Tıpkı Berberi’lerin de Cezayir ulusundan olması gibi.
Bir Arap ulusu yoktur, Arap ulusları vardır.
Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Türklerin sayısı 800 bin ile 1 milyon 200 bin arasında değişiyordu. Oysa o tarihte Anadolu’nun nüfusu bunun on katı idi.
Kim “safkan” olduğunu ileri sürebilir? Çoğunun anası yabancı olan Osmanlı padişahları “safkan” mıydı?
“Etnik” kökeni Korsikalı olan Napolyon Fransız değil miydi? İtalyan kökenli Yves Montand ile Michel Platini’ye “Onlar Fransız değil, İtalyan” diyebilen tek aklıevvel var mı?
Türk milli takımının kaptanlığını yapmış olan Lefter bir Rum, ama Türk… Tıpkı Arnavut kökenli Şemsettin Sami gibi. Tıpkı Slav kökenli Mimar Sinan gibi…
İstanbul’da Arap baba Alman anadan doğmuş Türk tanıyorum. ABD’de de, Türk ana ve babadan doğmuş Amerikalı!...
Ve Atatürk’ün “ulus” kavramına “din”i sokmaması da doğrudur!
Bugün – ikisi de Slav kökenli olan- Boşnaklarla Sırplar niçin birbirlerini acımasızca öldürüyorlar? “Irk” farkından değil, “din” farkından!...
***
Ozan ne güzel söylemiş:
“Pülümür’ün bir dağ köyünde gördüm onu/ yaşını sordum bir giz gibi güldü/ kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz/ yüzüne baktım, bir giz gibi güldü/ bir asa vardı elinde/ bir solmuş krallığın/ kadifeden harmanisi üzerinde/ bir Hititliydi o/ bir Selçukluydu/ bir Ermeniydi, bir Kürttü, bir Türk…”
Anadolu insanının gerçeği sayın Ecevit’in bu dizelerinden daha güzel anlatılabilir mi?
Tıpkı Sayın Cem Özer’in şu sözleri gibi:
“-Annem Ermeniydi, babam ise Çerkez… Ben Türküm!...”

* Ahmet Taner Kışlalı, Kemalizm Laiklik ve Demokrasi, İmge Kitapevi, 1994



ŞİİRİN TAMAMI

Pülümür’ün Yaşsız Kadını
Bülent Ecevit

pülümürün bir dağ köyünde gördüm onu
yaşını sordum bir giz gibi güldü
kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz
yüzüne baktım bir giz gibi güldü

bir asa vardı elinde
bir solmuş kırallığın
kadifeden harmanisi üzerinde
bir hititliydi o bir selçukluydu
bir ermeniydi bir kürttü
bir türk

yaşını sordum bir giz gibi güldü
koluma girdi bir soylu kadınca
tozlu köy yolunda sürüyerek eteğini
beni tek gözlü sarayına götürdü
köy yapısı kulübesinin

zamanı onda yitirdim ben
yitik zamanlara onda eriştim
en soylu yoksulluğun toprak döşeli sarayında
bir taç gibi kondu başıma türkiyeliliğim

7 Aralık 2012 Cuma

Vefalı ve zarif bir İstanbul dostu, Çelik Gülersoy


Çelik Gülersoy (1930-2003)
Türkiye’nin kültür ortamına alçakgönüllü bir çalışkanlıkla büyük katkıda bulunan bilgili ve üretken bir kişilik, 2003 yılında yitirdiğimiz hukukçu Çelik Gülersoy. Öğrencilik yıllarında çalışmaya başladığı Türkiye Turing ve Otomobil Kurumunda Genel Müdürlük koltuğuna oturduktan sonra, kurumun turizm ve kültür çalışmalarına yön veren Gülersoy, İstanbul’daki önemli kentsel mekânların korunmasına ve onlara işlev kazandırılmasına öncülük etti. Yeşil Ev, Sarnıç Restoran ve Ayasofya Konakları ilk akla gelen örnekler.


Çalışmaları ile ülkemizde ve dünyada pek çok ödülle onurlandırılan Çelik Gülersoy, Turing Yayıncılık aracılığıyla pek çoğu bugün hala güncelliğini ve değerini koruyan çeşitli referans kitapların da yayınlanmasını sağladı. Aşağıda Müzik Eleştirmeni Faruk Yener’in (1923-2001) derlediği “Müzik” adlı kitaba yazdığı önsöze yer veriyoruz. İyi Okumalar,

Müzik, Çelik Gülersoy

İnsanın tabiata eklediği uyumlu seslerdir, müzik…

Kökeninde ve başlangıcında kulağın tecrübeleri vardır.

Eski Roma Sarnıcı, Sultanahmet
Yani bir yerde, müziğin kaynağı gene tabiatın kendisidir, ondan insana erişen belki tek düze, ama içerlerinde ve aralarında tutarlı, çeşitli karakterde seslerdir:

Kuşların cıvıltıları, suların çağrıları, denizin ve dalgaların gürültüsü, rüzgarların uğultusu, böceklerin kıpırtıları, vızıldamaları, insanın yaptığı bestelere de olanca zenginlikleri ile yansır, dururlar.

Fakat insanoğlunun zihni, düşüncesi, hissedişleri, duyuşları, deyimleri ile ifadeye çalıştığımız gücü, belki ruhu, çevresini saran bu dünyadan aldıkları ile yetinmez.

Adlarına besteci dediğimiz o “işitmeden de duyabilen” kişiler, sırları, çözülememiş sihirbazlar, kendi kendileri ile müzik dilinde konuşan o şairler, kâğıtların üstüne nota biçiminde iç ateşlerini dökerken, tabiattan çok ötelere de uzanırlar, başka kimselerin tanımadığı, bilemediği, uzay bahçelerinin kapılarından geçer, içerlere süzülür ve ufuklarına kanat açarlar. 

Onları izleyebilecek yetenekteki bütün duygulu ve düşünceli yaratıklar, bu defa “sessiz bir tabiatı” dile getirmekte olan, yani ufukları sarıya, morlara ve ateşlere boyayan güneşin doğuşunu ve ayrılışlarını, geceleyin vadilerin ve denizlerin karanlığını nurlu ve esrarlı renklere çeviren ayın kadife ışığını, sonra, insanoğlunun içerisinde esen fırtınaları, sevinçleri, kederleri, birbirinden ayrılan elleri, göz pınarlarından süzülen yaşları, söyleyen, naklen, anlatan bu çalgı seslerini, “bitmesin” istedikleri bir duygu beraberliği ile dinler, bestecileri, gözle görülmeyen bir yolculukta, sonuna kadar izler. 


Yeşil Ev ve Soğukçeşme Sokağı, Sultanahmet
Müziğin, resim sanatında soyutlaşmaya varan çizgi uzantısına benzeyen bir açılıştır bu. 

Dünyanın tadına ve yaşamın bir kıvamına varmış bütün kişiler için, vazgeçilmeyecek ve her şey yitirilse bile onsuz yapılamayacak olan belki en büyük nimet, adına işte böyle, “müzik” dediğimiz (ve özellikle Batı’nın klasikleşmiş müziği), bütün bir iç ve dış dünyanın seslerini toplayan, ve her sanatçının birer ipek kozası gibi kendine özgü ürpertilerle yoğurduğu ve ördüğü, görünmeyen altın teller ve gümüş pırıltılardır. 

Bu sesler hazinelerini algılayabilmek için de, Tanrı vergisi bir duyuş akrabalığı gerek galiba.
Ama duyabilmek kadar, bu çağrıların geldiği yolları “bilmek” de çok gerekli, müzik denilen cennet bahçelerini gezebilmek için.

Türkçemizde sayısı bugüne kadar yeterince artmamış bu “bilmek” kaynaklarından birini, şimdi bu billur ve serin suların isteklisi olabilecek herkese, hem de güzel ve değişik bir kabın içinde sunuyoruz.

Ömrünü müziğin kutsallığına adamış; konuştuğu zaman sesi, kendini dinleten bir yumuşaklık ve tatlılıkta, yazdığında, verdiği bilgiler doğru ve denenmiş bir derinlikte, ama asıl, müziği dinlerken yücelen, incelen ve kendinden geçen bir sanat adamının, Faruk Yener’in kaleminden…