2 Ekim 2012 Salı

Leyla Saz: “O esir Türk kadını bu hür vatanı nasıl doğurdu."




Leyla Saz, tarihin sararmış sayfalarında unutulmaya yüz tutmuş bir isim. Bir kadın şair, besteci ve yazar. Bostancı’da yanan köşkünden 200 bestesinin yalnızca 50’sinin kurtarılarak günümüze erişebildiği, “Yaslı gittim, şen geldim” diye başlayan, geniş kitlelerce daha çok Akdeniz Marşı olarak tanınan eserin de bestekârı. Hem Osmanlı dönemine, hem de Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki modernleşme ve batılılaşma hareketlerine tanıklık etmiş; gördüklerini, yaşadıklarını sağlığında kaleme almış bir Türk kadını.
 
Bir dönemi her yönüyle anlamak isteyen tarih meraklıları için, gayri resmi kaynaklar olarak nitelendirebileceğimiz, kişilerin günceleri, mektupları, notları, çok değerli belgeler. Batılı ülkelerde dönemlerine tanıklık etmiş kişilerin her türlü yazılı belgeleri dikkatle korunarak, aile yakınlarının bağışlarıyla müzelere aktarılır ve yayınlanarak genç kuşaklarla paylaşılırken, ülkemizde bu türden belgelerin korunmasına ilişkin bilinç henüz gelişme aşamasında.

Ülkemizin kültür zenginliğine karınca kararınca bir katkıda bulunmak adına, her sorumlu bireyin aile tarihine sahip çıkması, aile büyükleri hayattayken yaşananları ilk ağızdan dinlemesi ve bir kenara not etmesi büyük önem taşıyor.  Belki de bu şekilde çok uzak olmayan bir gelecekte, tarihin de aynı madeni bir para gibi iki farklı yüzünün olduğunu ama bu yüzlerin aslında tek bir gerçeği tanımladığını daha iyi  görebiliriz…  


 Harem, Topkapı Sarayı
1936 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan söyleşiden alıntılar: 

Siz şiire nasıl başlamıştınız?
(Gülümsemişti) Sultan Mecit devrinde dünyaya gelmiştim. Gözlerimi hayata onun sarayında açtım. Kulaklarıma ilk gelen ses annemin ninnisinden evvel saz ve şarkı idi. İşte bu muhit beni şiire götürdü. Ve 14 yaşımda ilk şiirimi yazdım.

Neydi o, şimdi hatırınızda mı?
(Derin derin dalmış, buruşuk parmaklarını bastonundan alarak ak saçlarında dolaştırdıktan sonra içini çekmişti) Ah yangın… Bütün eski şiirlerim, notalarım Bostancı’daki köşkümde yandı. Sahi, ilk şiirim nasıl şeydi acaba? Neden onu ezberlemedim bilmem ki.

Ya sonraları?
Yazardım ama daha çok okurdum. Bütün eslaf (eskilerin) divanlarını tekrar tekrar seve seve okumuştum. Sultan Mahmut’un hekimbaşı olan ve uzun müddet Avrupa’da bulunduğu için “Ekselans” diye anılan babam İsmail Paşa Girit’e vali olarak gidince bizi götürmüştü. İşte asıl orada çok okudum. Girit'te beş sene kaldık. Ve bu beş sene ben şiirle sazdan başka hiçbir şey düşünmedim.

En çok hangi şiirinizi seversiniz?
Hiç yazmış olmak için yazmadım. Kalemi elimle değil, kalbimle tutardım. Yabancı bir göze soğuk görünebilecek bir mısramın bile benim için kıymeti büyüktür. Bu sebeple aralarından birini seçemem. Bakın, mesela Abdülhak Hamit, 38 sene evvel Fenerbahçe için yazdığım parçayı beğenirdi. 

Bestelerinizi kimler yapardı?
Herkes… Her sanatkâr. Fakat benim kendimin de 200’den fazla bestem var.

Genç kızlık devrinizde eğlenceleriniz nelerdi?
Yine saz. 

Ya dans?
Biz sarayda dans da ederdik. Hiç unutmam Sultan Murat şehzadeliğinde piyanosunun başına geçer, çalar çalar, biz de kız kardeşi ile polka oynardık. Fakat asıl zevkimizi tabiatın sadeliğinde, temizliğinde arar ve bulurduk. Eğlenmek için şehrin gürültüsünden kaçar, mehtap altında ışıldayan suların koynuna atılırdık. Kalender’in, Küçüksu’yun dili olsa da söylese… Bebek’le Emirgan arasında yüzlerce sandal ve bunlarda ipeklere bürünmüş, incecik yaşmaklarının ardından birer hayal gibi beliren genç kızlar… Yarabbi! o günleri hatırlıyorum da nasıl tıkanmıyorum.
Hele meşhur hanende Nedim’in sesi duyulunca bilemezsiniz etrafa nasıl ilahi bir sükûn çöker, sanki sular bile susardı. 

                Gördüğüm gün ruyini ey mehlika.

Bu billur gibi ses Boğaz kıyılarını yalayarak titreye titreye sularda ölürken biz, duygularımızı aydan bile kıskanır gibi gözlerimizi yumar, kendimizden geçerdik. Ve şafak böyle söker, sabah böyle olurdu.

Mehtap sefalarının elebaşılarından biri de meşhur Deli Fuat Paşa idi. O, Sait Halim Paşaları, Hamdi Paşaları gölgede bırakmak için mavnalara piyanolar, mükemmel saz takımları yerleştirir, Boğazı çın çın öttürürdü.
(…)

Plaj?
Bugünkü plajı o zaman rüyamızda görsek inanmazdık. Türk kadını bir esirdi. Ve hürriyet bir seraptı ki, peşinde bütün bir ömür sürüklenerek heba olup gitti. Zaman zaman düşünürüm de bir türlü bu muammayı halledemem: O esir Türk kadını bu hür vatanı nasıl doğurdu? (Sonra koltuğa biraz daha gömülerek neşeyle gülümsedi) Ama Türk kadını bu. Öyle değil mi? Harikalar yaratmasaydı başka kadınlardan ne farkı var ki.


***

 

Kitaptan Kısa kısa...

Yemek: Sabah gelen kahvaltıda bulunan yiyecekler şunlardı: Somun, külah peyniri (saraya mahsus, enfes bir nevi tuzsuz beyaz peynir), büyük gümüş tabakta yapılmış kaymak.  Öğle yemeği ile beraber üstü meşin kaplanmış kapakla kapanıp çuha çanta içine konup bağlanmış, kenarı gümüşlü büyük tepside reçel, kaşar peyniri, zeytin, sucuk, pastırma, havyar ve yeşil salata; akşam yemeği ile de, aynı tepside tabaklarla mevsim meyveleri gelirdi.

Çatal 1860’dan sonra kullanılmaya ve sofralarda masa üzerine konulmaya başlandı. 1860’a kadar (Sultan Mecit’in son senesi) sultanların sofraları oturdukları odaların birinde bir kenara kurulurdu. Şöyle ki, yere yayılan sırmalı, pullu müdevver (daire şeklinde) yaygı üzerine altı ayaklı gümüş iskemleye yine öyle bir örtü örtülüp üstüne yuvarlak gümüş bir tepsi oturtulur, kenarına ekşi takımı, tuz ve biberlik, limon suyu, ince tülbend destimal (havlu), üzerine mercan saplı veya fildişi çorba veya pilav kaşığı, bağa tatlı kaşığı ve ekmek konur, yanında diğer bir destimal bulunurdu. Su içilmediğinden su takımı konmazdı.

İbadet: Haremde Mevlidi Şerif, Leylei Regaip, Miraç ve Berat kandili karşılama orucu tutulur, Kuran okunurdu. Saraylarda hiçbir vakit ibadet ihmal edilmezdi (Tarikata mensup kimseye tesadüf etmedim.) Namazlarına ta çocuklukta başlar, namazlarını daima vaktiyle kılarlardı. 

Sarayda bayram töreni: Bayram hazırlıkları arifeden evvel bitirilir, arife günü gençler, çocuklar, hep giyinir, sarayın büyük beylik sofalarında, avluda, bahçede ve ormanda gezinirlerdi. Bunlara “Arife çiçeği” derlerdi. Bayram eğlenceleri için avluya kurulan dönme dolap, atlı karaca (çocuklarımızın ağzında “atlıkarınca” haline gelmiş), salıncak, arife günü ikindi vakti hazır bulunur. Yapan ustalar nöbetçi haremağalarının gözü önünde tecrübe eder, giderlerdi. 

Sokak kıyafetleri: En eski feraceler bedenden daha geniş, bolca, kolları ve elleri örtecek kadar uzun, dört köşeliydi. Şemsiyeler de vardı. Bir karış ende yaşmak parçasının bir başına köşesini de dönmek şartıyla ince oya yapılırdı. Feraceler çuhadan, kazmirden, şaliden, Ankara sofudan yapılırken, zamanla kadifeden, ipekli kumaşlardan yapıldı. Ferace bir süre kayıkta giyilmeye devam etti. Sonra kayık gezintileri de Boğaziçi kibar ailelerin ve sınıfların dağılmasıyla bitti, giyilmez oldu. 

Şimdi (1919) İstanbul halkı ve taşra halkı hep çarşaflanıyorlar. Arabistan örtüsü carı (çarşaf) oralarda uzun müddet oturup, o örtüye alışmış hanımlar İstanbul’a getirmişti. Örtünmek hususunda fazla taassubu olanlardan yahut öyle görünmek isteyenlerden çoğu bunları görerek carlandılar. (...) Ben de Trabzon’a gittiğimizde siyah canfesten hususi bir çarşaf yaptım. Zaten zayıf olan gözlerim yüzümdeki yemeni ile kapanınca yolumu göremedim. Vapurdan inerken denize düşmeme ramak kalmıştı. O kıyafette özenecek hiçbir şey yoktu. Aksine gümrük hamallarının yuvarladıkları çuvallara benzemek (teşbih kaba düştü ama beis yok kendim de giymiştim.) hoşa gider şey değildi. Hele Cenabı Hakkın, görmek için ihsan ettiği gözleri, ağzı ve burnu örtüp, kapatıp görmeyi güçleştirmek, nefes almayı zorlaştırmak katlanılır azaplardan değildi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder