24 Ağustos 2012 Cuma

Tren gelir, hoş gelir


İlk tren yolculuğumu dokuz yaşında bir Şubat tatilinde Ankara’ya yaptım. Büyük teyzemin yaşadığı, Ata’nın sonsuz uykusuna yattığı, yoktan var edilmiş en güzel şehre… Her virajda değişen manzaralar, kırlar, ovalar, istasyonlar; ne renkli, ne heyecanlı bir filmdi pencereden seyrettiğimiz.

Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren, demir ağlarla örülmeye başlanan ana yurt bugün ölümlü trafik kazalarında dünyada ilk onda. Bu da demir ağlardan yeteri kadar faydalanmadığımızı, kara yollarında daha çözülecek pek çok sorun olduğunu ve trafikte güvenli seyretmenin kentli insanın eğitimindeki önemini gösteriyor.

Refik Halid Karay’ın ‘Üç Nesil Üç Hayat” adlı eserinin, Üç Mumlu Şamdan adıyla çocuklar için sadeleştirilmiş olan baskısından yollar ile ilgili yazısına yer veriyorum bugün, bakalım kaç arpa boyu yol gidebilmişiz geçen yıllar boyunca. İyi okumalar, iyi yolculuklar, 


Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları 
 



Üç Mumlu Şamdan, Refik Halid Karay, Arkadaş Kitaplar, Yalınlaştıran Türkan İlem, Resimleyen Yıldız Cıbıroğlu, 1981

YOLCULUK
Resim: Yıldız Cıbıroğlu
Aziz Döneminde
İstanbul’un Hırkaişerif semtinde bir kontaktayız. Bu konağın uzun duvarlarla çevrilmiş bir bahçesi, bahçesinde arslan ağzından su dökülen mermer havuzu, hatta, kenarda, üzeri camla kaplı – o zaman “limonluk”, şimdi “ser” denilen- bir de geniş “çiçekliği” vardır. Bahçeli büyük konaklar, bu dönemde limonluksuz olmazdı. Avrupa ile ilişkilerimizin sonunda, önemli kişiler – Üçüncü Napolyan’a öykünerek- kış çiçekleri yetiştirme tutkusuna kapılmışlardı. Lale ve sümbül bile birlikte yepyeni çiçekler ve bitkiler yetiştiriliyor, özel olarak manolyalar ve palmiyeler üretiliyordu. Bugün bile, yerlerinde yeller esen o konakların daha çok yangın yerlerinde apaçık kalakalmış arsalarında hala bu ağaçlara tek tek, boynu bükük, ve bakımsız olarak rastlanır. Ama bahçelerin değişmeyen süsü taflanlar ve mazılardı; kışın yapraklarını dökmeyen fidanlar!

O gün konakta yol hazırlığı var. Paşa, Ankara’ya vali olarak atanmış…

Ankara neresi? Cehennemin bucağı! Doğrusu, bu yeri o adla anan yok gibidir. Haremde ve selâmlıkta hep şu sözcüğü duyuyoruz: Engürü…

Ve bir avunma duyuluyor. Engürü armudu yenilecek! Büyük hanım daha önemli bir avuntu buluyor: Bu gidiş yarı hac sayılır, Hacı Bayram Veli Hazretlerinin türbesine yüzümüzü gözümüzü süreceğiz!” Küçük hanım, bir gözü bir gözüne uymayan renkte, tüylü kediler bulacak… Evin oğlu da kıvrım kıvrım ipek tüylü tiftik koçu besleyecek… Lala (evin oğlunu oyalamak ve gezdirmekle görevli kişi) herkesten daha hoşnut: Kendisi Çankırılıdır; limon küfü çuha şalvarıyla ve kordonu boynundan atma gümüş saatiyle hemşehrilerine çalım satacak! 

Engürü’ye nasıl gidilir? Önemli iş, güç iş, belalı iş: Atlar, kağnılar ve katır sırtına yerleştirilmiş tahtırevanlar ile, bir kervan oluşturarak… 

Kaç günde? Bu mevsime ve mevsimin kurak ya da yağışlı oluşuna bağlıdır. Ben diyeyim yirmi gün, siz deyiniz bir ay! Hangi yoldan? Bolu üzerinden…

İne bine, yata kalka, duraklaya konaklaya… Tekerlek gıcırtıları, çan sesleri, at kişnemeleri, gazel ve türkülerle… Ateşler yakarak, kuzular, kazlar, pilav lengerleri (yayvan, kenarları geniş, büyük bakır sahan) dizerek, arada bir hanlarda barınıp, arada çadırlarda geceleyerek. Durum uygun olunca da köylerde ve kasabalarda konaklayarak, uşaklar, aşçılar, ayvazlar ve “zaptiye (Osmanlı Devleti zamanında polis”lerle… Bu, tam anlamıyla bir “sefer”dir.

Rahatsız ama şanlı, görkemli bir sefer!
(…)

Fotoğraf: Haydarpaşa Garı, İstanbul
Hamit Döneminde

İstanbul’un Saraçhanebaşı semtinde bir konaktayız. Bu dönemde şehir gittikçe doğuya, Fatih mahallesinden bu yana, Beyazıt’a doğru yayılmaktadır. Yeni yaptırılan konaklarda artık bahçeye önem verilmiyor; bahçe yazlık köşklerde ve yalılardadır. Bir de, zamanın adamları, Yıldız sarayına yakınb ulunmak için Nişantaşı ve Maçka’yı şenlendiriyorlar. İstanbul yakasında kapısı her gelene açık, mutfağı fabrika gibi işleyip sini sini yemek çıkaran büyük konaklar azalmış, konaklar görkemini yitirmiş, sünepeleşmiştir. Ayvaz (mutfak ve yemek hizmetlerine bakan erkek hizmetçi) kullanma geleneği de kalkmıştır. Bir yada iki uşaklı evler… Çöküş!

(…)

O gün konakta sefer hazırlığı var: Beyefendi Ankara’ya vali olarak atanmış…

Ankara neresi? Bereket trenle iki günde gidilebilen bir yer ama herkesin gitmeyi istediği iller arasında sayılmıyor. Elbette Van’dan, Bitlis’ten iyi… Yine de İzmir, Halep, hele Hüdavendigar (Bursa) gibi mi ya! Anadolu’nun göbeğinde ıssız, çorak, bakımsız bir kasaba! Yerlisi Türkçeyi öyle kaba, “kaf”ı “ gayın” (Arap harflerinde “gayın” gırtlaktan çıkartılan bir sestir. Türkçede söylenmesi güç olduğu için öğrenimi yeterli olmayanlar bunu “ka” sesine dönüştürürdü.) yaparak konuşurlarmış ki, dillerini anlamak zormuş: “İş” derlermiş, “ne diyon, sen gız!”
Bu dönemde, İstanbul’dan memurluk göreviyle de olsa çıkmak, bir tür sürgünlüktür. Daha başında, memurlar iki kümeye ayrılmıştır: Birincisi, yaşamlarının sonuna kadar, o zamanki deyimle, “taşra”ya gitmeyecek olanlar; ikincisi ömürleri “taşra”da geçecek olanlar…

(…)

Bu dönemde bütün Anadolu için her gün, sabahları, Haydarpaşa’dan bir tek tren kalkıyor ve banliyö istasyonlarına da uğrayarak, ağır ağır, gacur gucur, akşamleyin gecikmiş olarak vara vara Eskişehir’e varabiliyor. Oraya gelince tüm yolcular trenden inmek ve geceyi vagonlardan başka bir yerde geçirmek zorundadırlar. Paralılar bir Alman kadının işlettiği otele giderler, parasızlar ise yakındaki bir hamama! Sabahleyin pek erken kalkıp trene yetişmek, yeniden yer bulmak ve kapmak, eşyasını yerleştirmek, daha önceden yiyeceğini de sağlamak gerekir. Koca trende bavullu kimse yoktur; sepet, heybe, bohça ve en çok işe yarayan iki nesne: Testi ve ibrik! Vagonlu, vagon restoran (trenlerin vagonlu lokantaları)  Direktör Hügnen (Wagon-Lits adlı tren işletmesinin Alman asıllı yöneticisi) “Pöh” diyor, bu insanlar daha iki  yüz yıl o gereksinimleri duymaz ve yararlanabilme yeteneğine eremez!” Ve suratını asarak Löbon pastanesinde şampanyasını yuvarlıyor, yaprak sigarasının dumanını halkalıyor. 

(…)

Eskişehir’de tren ikileşmiştir: Biri Afyon üzerinden Konya’ya öbürü ters yönde yolun bitim noktası olan Ankara’ya gider ve yolculuklar da bir gün sürer. “Anadolu Osmanlı Timur Yolları” ortaklığında tren, istasyon, gar şefi, müfettişi kontrolör, biletçi, telgrafçı vb. hiçbir Türk memur yoktur. Geçit yerlerinde, ellerinde işaret bayrağı ya da fener, sırıkları açıp kapatan zavallılardan başka! İşte vali, öz yurdu içinden geçen, ama yabancıların olan bu yolla – kafir Frenklerin tren işletmesinde gösterdikleri akıllara hayret veren şeytanca zekaya parmak ısırarak”- bir akşam, ıssız çöllere karanlık basarken, tek tük ışıkları ürkek, hemen sönmek üzere göz kırpıştıran, yalnızlığa gömülmüş Ankara’ya onur verir!
(…)

Fotoğraf: Atatürk, Afet İnan, İsmet İnönü
Şimdiki Durum (Cumhuriyet Dönemi)

İstanbul’un Beyoğlu yakasında, Ayazpaşa’da ve yedi katlı, her katı iki daireli bir apartmandayız. Konak dönemi ve onlardaki yaşantı sona ermiştir. Bu koskoca apartman, geniş görünen salonlarına, sekiz odasına karşın, kapladığı yer bakımından Aziz döneminde sözünü ettiğimiz paşa konağının mermer avlusuna rahatça oturtulabilir. Yeni kuşağın gözleri o kadar küçüğe, darlığa, bakla sofa, mercimek oda ev ve apartmana alışmıştır ki, bu yapının bir dairesine girince ucu bucağı bulunmaz bir yerde bulunduğunu varsayabilir ve içinde yitip gitmekten korkar.

Yardımcıların sayısı ine ine üç buçuğa inmiştir: Bir hizmetçi, bir aşçı, bir şoför ve telefon… İşte birkaç yüz  bin liralık malvarlığı olanın işi bunlarla görülür. Sıkışınca bakkala, mezeciye, lokantaya, pastacıya telefon:  - Bir şişe viski, altı şişe soda yolla! – Bir düzine dilli sandviç gönder!... – Bir tabak mayonezli istakoz istiyoruz! – Batonsale de gerekli!...

Reçel bile şekercilerden küçük kavanozlarla alınır. Oysa eski iki dönemde de yaz, ev hanımlarının elbirliğiyle ve büyük bir çalışma sonucu reçel, şurup yaptıkları bir mevsimdi. Önce Frenk üzümü, sonra sırasıyla çilek, vişne, ahududu, kayısı reçel ve şurupları… Kazan yavrusu tencerelerle ve bütün köşkü dolduran kokusuyla! Kavanozlarla şişeler dolar, üzerleri bembeyaz, tertemiz tülbentlerle sarılır, iç kilere dizilirdi. 

O gün, apartmanda yol hazırlığı var: Bay ile bayan, bir düğün nedeniyle Ankara’ya gidecekler.
Ankara neresi? Kapı komşusu!

Herkes yeniden, ama modern biçimde yolculuğa her zaman hazırdır: Bir bavul saltanatı var her yerde, bavulsuz adam kalmamıştır. Bey tarifeye bile bakmadan, Ankara her gün gidilip gelinen bir banliyö imiş gibi, önceden sormuştur: - Saat 19 ile mi gideceğiz, yoksa Toros ile mi? 

Artık yalnız Ankara için Haydarpaşa’dan dört tren hareket ediyor. Yataklısı, lokantalısı da var. Yolculuk kısalmıştır. Hatta uçakla da, göz açıp kapayıncaya kadar, yeni hükümet merkezine varabilirsiniz. Bu durum, ancak, Aziz dönemindeki vali paşanın yol uğrağı bir handa, etli pilavdan çokça atıştırıp yattığı zaman gördüğü korkulu bir düş olabilir. Hiçbir yabancı eli sürülmeden Anadolu demiryolunda günde o kadar tren kaldırılması ise Hamit dönemindeki vali beyin düşünde görse iyiye yoramayacağı ve aklından geçirse çıldırdığına inanacağı bir olay sayılabilir!

Direktör Mösyö Hügnen’in öbür dünyadaki kaba, kalın ruhu daha az şaşkın değildir. Gerçi tren işletmek mucize göstermek sayılmaz; Balkan uluslarının da yaptığı bir iş… Ama eski yöneticiyi olduğu kadar, bütün dünyayı şaşırtan nokta, olamaz sanılanın pek kolay olabilmesidir. Trenler ise, sivil seferberlik yapılmış gibi, her gün, her tarafta tıklım tıklım dolu. 

Bay ile bayanın bavulları hazır… Bunlar küçüklü, büyüklü, gerçek domuz derisinden, güzel şeylerdir. Bir de yük vagonuna verilecek eşya var: Gidildiği yerde açılınca bir dolap oluverir; içinden giysiler, askılarında, ütüleri bozulmadan çıkar. Tak arkana, git baloya, iç şampanyayı, bak eğlencene!
Gün yitirmemek için gece ekspresini yeğleyen karı koca, trende yemeklerini yeyip biraz hoş beş ettikten sonra vagonlarına girip yataklarına uzanırlar. İkide bir, hiçten nedenlerle gide gele gürültü ve sarsıntıya alıştıklarından, deliksiz uyurlar ve sabahleyin gözlerini açtılar mı ne görsünler? 

Karşılarında bembeyaz, yemyeşil, yıkanmış ve gümüşlenmiş bir koca Ankara..

Onların bu uzun yol için ayırdıkları süre içinde Aziz dönemi paşası kervanıyla ancak Gebze’ye varabilmişti; Hamit dönemi paşası ise Eskişehir’deki hamamın göbek taşına uzanmış kese sabun sürünmek için terlemeyi bekliyordu!




13 Ağustos 2012 Pazartesi

BİR YEMİN ETTİM Kİ...


 

Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.

7 Ağustos 2012 Salı

Bir Eskimo Masalı


Mevsim normalleri dışımızı, ülkenin doğusundan gelen kara haberler içimizi yakıyor. Boşa koysak dolmuyor, doluya koysak almıyor. Soğuk diyarlardan gelen eski halk masalları ise serin bir rüzgâr estiriyor nefes almamız için. Kim demiş ki, masallar yalnızca çocukları avutmak içindir diye,

Bir Eskimo Masalı, Sedna ile Avcı

Altın Masallar (Peri Masalları Koleksiyonu) 
Derleyen: Roger Lancelyn Green, Türkçesi: Zeynep Alp
Akay Kitapevi 1966


Kuzey Işıkları (Aurora Borealis)
Çok eski zamanlarda Sedna isminde bir Eskimo kızı varmış. Kar ve buz ülkesindeki en güzel kızmış Sedna, annesi yokmuş, babasının da tek kızı imiş. Babası ile birlikte deniz kenarında kışın buz ve kardan evlerinde, yazın da geyik derisinden yapılmış çadırlarında yaşarlarmış. Ülkenin bütün delikanlıları gelip Sedna’nın kalbini kazanmaya uğraşırlarmış ama o hiç birine yüz vermez, onlara çok haince davranır, bundan da çok hoşlanırmış.

Nihayet bir yaz günü uzak bir ülkeden gelen üstünde en kıymetli kürklerden giysisi ile genç ve yakışıklı bir avcı denizden kayığı ile gelip evlerinin önünde durmuş. Genç adam karaya çıkmamış, kenarda durup kayığı dalgalarla hafif hafif sallanırken Sedna’ya seslenmeye başlamış. Sedna nihayet dayanamamış, ismini bilen bu genci görmek için dışarı çıkmış. 

Yabancı avcı Sedna’yı görür görmez ona en tatlı sesi ile şarkı söylemeye başlamış;

“Güzel kız, kuşlar diyarına gel benimle,
Uzun kış gecelerinde
Çadırımız aydınlık ve sıcacık olacak,”

Sedna kapıda durup genç avcıyı dinleyince kalbinin ilk defa kıpırdadığını hissetmiş. Ama gene de yerinden kıpırdamamış. Avcının yalvarmalarına aldırmaz görünmüş. Üzülen avcı gene şarkısına başlamış.

“Ayı balığının yumuşacık kürkü,
Sedna’mı ısıtacak,
Dişlerinden yaptığım kolye,
Sevgimle bir olup gerdanını saracak.”

Bütün bunları dinleyen Sedna, fazla dayanamamış, içeri gidip deri battaniyesine sarılmış sevinçle kayığa, avcının arkasına atlamış. Avcı da küreğine sarılıp büyük dalgaların üstünden aşarak denizlerin ötesindeki kuşlar ülkesine Sedna’sını götürmüş.

Ama zavallı Sedna’nın mutluluğu uzun sürmemiş. Çok geçmeden yakışıklı avcı kocasının aslında bir insan olmadığını öğrenmiş. Onun martıya benzeyen bir kuşun hayaleti olup bazen da kendisini kandırmaya geldiği zaman olduğu gibi bir insan şeklinde girebildiğini öğrenmiş.

Zavallı Sedna hakikati öğrenince ona olan sevgisinin yerini ona karşı büyük bir korku almış. Avcı ne kadar çadırda oturup ona ne kadar güzel sözler söyleyip yalvardı ise de gene Sedna’nın korkusunu geçirememiş. Böylece Sedna güzel çadırında yumuşacık ayı postunun üstünde en güzel giysileri ve fildişi gerdanlığı ile oturup, durmadan ağlarmış. Öbür tarafta beyaz karlar ve buzlar ülkesinde yalnız kalan zavallı babası ise Sedna’sının özlemi içinde durmadan ağlarmış. Babası nihayet bu özleme daha fazla dayanamayıp denizin durgun olduğu bir gün kayığını indirip kuşlar ülkesine Sedna’sını aramaya gitmiş.
Ahşap Figürin, Thule Kültürü,  Kanada Medeniyetler Müzesi
M.S. 1250-1300, Baffin Adası, Nunavut
Denizler, buzlar, dereler aşmış, nihayet kuşlar ülkesine ulaşmış. Sedna’nın çadırına gelmiş. Bakmış kocası oralarda yok. Sedna ayı postunun üzerine oturmuş, dertli dertli ağlıyor. Sedna’yı kucağına aldığı gibi kayığına götürmüş. Bütün kuvveti ile küreklere sarılıp insanlar ülkesine doğru yol almış. Onlar gittikten az sonra evine gelen kuş hayalet avcısı bakmış Sedna yok, kaçıp gitmiş, hemen korkunç bir kuş şekline girip korkunç sesler çıkararak kayığına atlamış.

Sedna’nın babası onun kayığına yaklaştığını görünce hemen Sedna’yı hayvan derilerinin altına saklayıp hızlı hızlı yoluna devam etmiş. Kuş hayalet gene bir yakışıklı avcı şekline girip yalvarmaya başlamış. 

“Sedna, sevgili Sedna, ne olur görün bana.”

“Asla!” demiş babası. “Artık onu senin elinden kurtaracağım.”

“O benimdir alamazsın,” diye bağıran avcı korkunç bir kuş olup kayığın üzerinden kanatlarını çırparak ve korkunç sesler çıkararak uçmaya başlamış.

Sonra da karanlıklara uçup denizin içine dalmış. Dalması ile de durgun deniz kabarmış, etraf kocaman dalgalar ve şiddetli rüzgârlarla alt üst olmuş. Sedna’nın babası böyle kudretli bir düşmanı kızdırıp öfkesini üzerine çektiği için çok korkmuş. Öyle korkmuş ki, artık Sedna’yı falan düşünmeden yalnız bu denizden kurtulmanın çaresini aramaya bakmış. Etrafında kabaran dalgalar, gürleyen rüzgâr hep aynı şeyi söylüyormuş. “Sedna, Sedna, Sedna’yi bize var.” Böylece çok korkan ve çaresiz kalan baba canını kurtarmak için Sedna’yı sardığı derilerin içinden çıkarıp tuttuğu gibi kayıktan dışarı, azgın denizin içine fırlatmış…

Dalgalar büyük bir patırtı ile Sedna’yı alıp denizin dibine çekmişler. Sonra da azgın deniz dümdüz olmuş. Parlak yaz güneşi de sakin denizin üstünde parlamaya başlamış. Zavallı baba bitkin, üzgün küreklere sarılıp sahile evinin önüne varmış. Gece de bastırmaya başlamış. Buz ülkesinde olduğu gibi çok soğuk, rutubetli, ama sakin bir geceymiş. Zaten çok üşüyen Baba bir ayı dersine sarılıp çadırında bağlı duran köpeğinin yanına gitmiş.

Baba ile köpeği uyuya dursun, dışarıda sakin deniz birden azıp öyle bir fırtına çıkmış ki, dalgalar Sedna’nın babasının çadırına kadar gelerek çadırı, babayı ve köpeğini hep birlikte denize sürüklemişler. Hepsi birden doğru denizin dibine inince bir de bakmış ki kızı karşısında bir kraliçe olarak duruyor… Denizde kaybolanların ruhlarının kraliçesi…

Babasını gören Sedna onu affedip çadırı kendisi ve köpeği için denizin dibindeki ülkesinde bir yer vermiş. Artık kendisi de bir hayalet olan Sedna kendisini kazanan hayalet avcıdan da korkmaz olmuş.
Böylece deniz ruhlarının Kral ve Kraliçesi olarak derin denizin dibinde mutlu bir hayat sürmüşler.

3 Ağustos 2012 Cuma

Dünya müzelerini gezelim mi?


Google Sanat Projesi

Paul Klee, Candlestick, 
Ohara Sanat Müzesi, Japonya

 
Google Sanat Projesi, Google arama motorunun, dünya müzeleri ile işbirliği içinde gerçekleştirdiği ilginç bir çalışma.  

http://www.googleartproject.com/adresini ziyaret ederek, dünyanın dört bir yanındaki müzelere ve seçilmiş eserlere eserlere, onları ortaya çıkaran sanatçılarla ilgili detaylı bilgilere ulaşmanız mümkün.

Sitedeki arama seçeneği müzelere veya sanatçılara göre çalışıyor, Türkçe dil seçimi ise henüz mevcut değil. Projede Türkiye'den şimdilik yalnızca iki müze, Pera Müzesi ve Sakıp Sabancı müzesi yer alıyor.

İyi eğlenceler, iyi öğrenmeler,