29 Temmuz 2012 Pazar

Yaz(ı) Oyunları


Londra’da başlayan olimpiyat oyunlarını pek çoğumuz heyecanla takip etmeye başladık bile. İnsanlığa çalışkanlık, centilmence yarışmak ve birlik gibi güzel duyguları hatırlattığı için olsa gerek, olimpiyatlar dünyanın her köşesinde merakla takip ediliyor. Yaz oyunlarına ev sahipliği yapan Londra ise kültür ve sanat etkinlikleri yönünden dünyanın en renkli ve enerjisi en yüksek şehirlerinden biri.

Bugün Londra’da doğmuş ve yaşantısının büyük bölümünü bu şehirde geçirmiş ünlü polisiye yazarı Agatha Christie’nin tiyatroda da sahnelenmiş bir romanından alıntı yapacağım. Hikayeyi merak edenler tatil günlerinin bir bölümünü serin bir kitapçı ziyaretine ayırabilirler, çevirmenlere dikkat etmeyi unutmadan elbette. İyi Pazarlar,
Fotoğraf: Yaz Olimpiyatları, Londra 2012, AP

Agatha Christie: “Sevimsiz bir kış günü, gribin nekahat dönemini yatağımda geçiriyordum. Canım sıkılıyordu. Hastalığım sırasında pek çok kitap okumuştum. The Demon’u on üç kez yapmaya çalışmıştım; Bayan Milligan’ı başarıyla oyun dışı bırakmıştım ve şimdi de kendi kendime briç oynamaya çalışıyordum. Annem, kapıdan içeri baktı.
“Neden bir öykü yazmıyorsun?” diye sordu.
Biraz da şaşırmış bir halde, “Öykü yazmak mı?” diye sordum.
Annem, “Evet,” dedi. Tıpkı Madge gibi.” 
“Yoo, bunu yapabileceğimi sanmam.”
“Neden yapamazmışsın?” diye annem sordu.
Aslında bunu yapmamam için hiçbir neden yoktu, sadece…
Doğru söze ne denir. Annem her zamanki gibi ansızın ortadan kayboldu ve beş dakika sonra elinde bir not defteriyle tekrar odama geldi. 
“Defterin arka bölümünde sadece birkaç not var,” dedi. “Defterin gerisi boş. Hikayeni yazmaya şimdi başlayabilirsin.”
Annem bir şeyin yapılmasını önerince bu genellikle yapılırdı. Sonunda yazı yazmak oldukça ilgimi çekti ve büyük bir hızla yazmaya başladım. Bu çok yorucu bir işti ve benim nekahat dönemime yardımcı olmuyordu, ama aynı zamanda çok heyecan vericiydi. 

İlk hikayemin adı The House of Beauty’di. Öyle şaheser filan değildi, fakat sanırım bütün olarak iyi bir hikayeydi; bu, benim ilerisi için umut vaat ettiğimi gösteren ilk yazıydı. Kuşkusuz amatörce yazılmıştı ve benim sadece bir hafta önce okuduğum hikayenin etkisinde kaldığımı gösteriyordu; bu, insanın yeni yazmaya başladığı zamanlarda önlemesine imkan olmayan bir durumdur. O sıralar belli ki D. H. Lawrence’i okuyor olmalıydım.”

Hayatım, Otobiyografi, Altın Kitaplar, 2009, Türkçesi: Azize Bergin

***

Agatha Christie, The Hollow, 1951
Türkçesi: Gönül Suveren 

Henrietta Savernake bir kil parçasını yuvarlayarak yapıştırdı. Usta ve tecrübeli elleriyle çamurdan bir kız başı yapıyordu. Modelin biraz bayağıca sesi vızıltı gibiydi kulaklarında. Genç kadın onun söylediklerini dinlemiyordu bile.

“Doğrusu ben çok haklı olduğuma inanıyorum, Miss Savernake. Ona, ‘Eğer böyle bir numaraya kalkışacaksın…’ dedim. Ne de olsa bir kız böyle durumlarda kesin bir tavır takınmalıdır. Bunu kendi kendine borçlusun. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz, değil mi, Miss Savernake? ‘Bana böyle şeyler söylenmesine alışık değilim,’ dedim. Ben mesele çıkmasından hoşlanmam. Ama benim de kesin bir tavır takınmaya hakkım vardı. Öyle değil mi, Miss Savernake?”

“Ah, tabii.” Henrietta’nın sesinde büyük bir heyecan vardı. Kendisini iyi tanıyan biri onu duysaydı, genç kadının modeli hiç dinlemediğini hemen anlardı. 

“Karısı böyle şeyler söylüyorsa, kabahat bende mi?” Bilmiyorum neden Miss Savernake, ama nereye gidersem gideyim mutlaka bir mesele çıkıyor. Kabahatin bende olmadığından eminim. Yani erkekler insana hemen kapılıveriyorlar, öyle değil mi?” Cilveli bir tavırla kıkır kıkır güldü.

Henriyetta’nın gözleri yarı kapalıydı. “Evet... Evet..." Genç kadın bir yandan da, çok güzel diye düşünüyordu. Gözkapağının hemen altındaki bu girinti... Ona doğru çıkan düzlük... Çenenin açısı yanlış… Orayı kazıyıp tekrar doldurmam gerek. Kolay olmayacak bu. O sıcak, dostça sesiyle modele, “Sizin için zor bir durum bu,” dedi.

“Bence kıskançlık bir tür haksızlık demek, Miss Savernake. Ve tabii dar kafalılıktan ileri geliyor. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz değil mi? Bunun nedeni haset tabii. Çünkü ben onlardan daha genç ve güzelim…”

Çenenin üzerinde çalışmakta olan Henrietta dalgın dalgın mırıldandı. “Evet, tabii…” Genç kadın kafasını, içine hiçbir şey sızmayacak bölmeler haline sokmasını yıllar önce öğrenmişti. Kafasının tamamını bir konuya vermeden briç oynayabilir, zekice konuşur ve güzel bir mektup yazabilirdi. Şimdi “Nausicaa” adını verdiği kafanın ellerinin altında belirmesiyle meşguldü. O pek güzel çocuksu dudaklardan dökülen kin dolu sözler, o cırlak ses kafasının derinliklerine işlemiyordu. Kendini zorlamadan, konuşmalara katılmaktaydı. Henrietta konuşmaktan hoşlanan modellere alışıktı. Profesyoneller değil de, hareketsiz oturmaya alışık olmayan amatör modellere. İşte böylece Henrietta’nın kafasının küçük bir bölümü kızı dinliyor ve cevap veriyordu. Gözükmeyen asıl Henrietta ise, kin dolu aşağılık bir yaratık, diye düşünüyordu. Ama ne gözler onlar… Kızın gözleri çok çok güzel…

(…)

Pera Palas Oteli, Beyoğlu, Agatha Christie Odası
Henrietta ağır ağır, istemeye yataktan kalktı. Işıkları yakarak heykelin bunduğu yere gitti. Üzerindeki ıslak bezleri açtı. 

Derin bir nefes aldı…

"Hayır Nausicaa değil bu, Doris Saunders. Henrietta üzüntüyle sarsıldı. Sonra da kendi kendine yalvarıyormuş gibi, “Bunu düzeltebilirim…” dedi. “Düzeltirim…” Sonra, “Budala,” diye söylendi “Ne yapman gerektiğini pekala biliyorsun.” 

Bu işi hemen yapmazsa sabaha bütün cesaretinin kırılacağını da biliyordu. İnsanın kendi kanından, canından bir şeyi yok etmesine benziyordu bu.

Acı verici bir şeydi… Evet, ıstırap verici. 

Belki de bir kedi, yavrusunda bir sakatlık olduğunu anladığı ve onu öldürmek zorunda kaldığı zaman aynı şeyleri hissediyordu. Çabucak, derin bir nefes aldı Henrietta. Sonra heykeli yakalayarak büküp yerinden çıkardı. Bu iri, ağır yumruyu çamur fıçısına attı. Şimdi orada durmuş kesik kesik soluyor, çamurlanmış olan ellerine bakıyordu. Hala o acıyı duymaktaydı. Ellerindeki kili ağır ağır temizledi.

Tekrar yatağa yatarken içi boşalmış gibi geliyordu ona. Ama garip bir huzura da kavuşmuştu. Üzüntüyle, Nausicaa bir daha dünyaya gelmeyecek, diye düşündü. Doğdu o. Ama hastalıklıydı, onun için de öldü… Ne garip… İnsan farkına varmadan bazı şeyler içine işliyor. Aslında benim Doris’i dinlediğim yoktu… Yine de farkına varmadan kızın o bayağı, kinci küçük kişiliği kafama sızdı. Ve ellerimi etkiledi.

Şimdi Nausicaa ya da Doris olan o heykel bir çamur yumrusuydu yalnızca. İleride başka bir şekle girecekti. 

Henrietta dalgın dalgın, acaba ölüm bu mu, diye düşündü. Kişilik denilen şey başka birinin düşüncelerinin yansıması mı? Kimin düşüncelerinin? Tanrının mı? John da böyle mi düşünüyor? Geçen gece ne kadar yorgundu… Ne kadar ümitsiz. Ridgeway hastalığı… Kitaplarda Ridgeway’in kim olduğuna dair bir tek satır bile yok… Aptalca bir şey bu… Onun kim olduğunu bilmeyi isterdim… Ridgeway hastalığı… 

(…)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder