8 Temmuz 2012 Pazar

Lost in Translation II , ya da çeviride kaybettiğini ünlemlerde bulasın!

Bir dilde kelimeler ne kadar önemliyse, kelimelerin arasındaki ilişkileri ve hiyerarşiyi düzenleyen, onların aralarını açan veya birbirlerine bağlayan noktalama işaretleri de onlar kadar önemli. Kelime sınıflandırmasına sokamayacağımız ama dili, ifadeyi zenginleştiren, renklendiren ünlem nidaları da, her ikisiyle aynı derecede değerli. Kendi içinde adeta bir müziği olan ünlem nidalarının da ülkeden ülkeye değiştiğini biliyor muydunuz?

Sıcaktan of’laya pof’laya, derin derin ah çekerek, bavul hazırlıyor veya henüz hazırlayamıyorsanız, elinize serin bir içecek alarak mola verip, eğlenceli bir şeyler okuma zamanınız gelmiş demektir. 2006 yılında Tokyo Büyükelçiliği Ekonomi Müşavirliği biriminde görevli olarak 4 yılını geçirmiş olan Onur Ataoğlu’nun ‘Japon Ne Yapmış’ adındaki gezi/anı denemelerini topladığı ikinci kitabı bu amaca çok uygun. İyi tatiller,


Japon Ünlemleri, Onur Ataoğlu

Japonların en kendilerine has özelliklerinden bir de, çıkardıkları özgün sesler ve ünlemlerdir. Genelde hayret ünlemleri, onaylama cümlecikleri, sevinç ve mutluluk çığlıklarıyla, yeme-içme sırasında çıkardıkları ilginç sesler birer kültür öğesi olarak korunmakta ve kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır; hatta bu seslerin UNESCO dünya kültür mirası listesine eklendiği de söylentiler arasındadır. Bu seslerin en dikkate değer özelliklerinden biri, Japonların kibarlıklarından, naifliklerinden ve cüsselerinden beklenmeyen şiddette ve değişik vurgularla çıkarılıyor olmasıdır.
Soğuk bir kış günü Yokohama'da büyük bir alışveriş merkezinin yemek katında kahve içiyordum. Yanımdaki masaya genç bir çift gelip karşı karşıya oturdu. Kız, zannedersem, on sekiz-on dokuz yaşlarında, en fazla bir buçuk metre boyunda, iri küpeleriyle beraber kırk kiloyu bulamayacak minnacık bir insan maketi; karşısındaki oğlana sivrisinek vızıltısı gibi bir sesle mıy mıy bir şeyler anlatıyor. Ben kahvemi bitirdim, ayağa kalktım ve baktım ki kızın sandalyesinin arkasına astığı paltosu benim ayaklarımın dibine düşmüş.

Ya paltonun üzerinden atlayıp yoluma devam edecektim, ya da paltoyu alıp geri sandalyeye asacaktım. Nazik bir insan olarak benden bekleneni yaptım ve paltoyu yerden aldım, ama baktım ki paltoyu sandalyeye asmaya kalkışmak kızın sırtıyla fiziksel temas gerektirecek, ben de arkası bana dönük olan kıza hafifçe eğilip "Sumimasen" (Özür dilerim) diyerek paltoyu uzattım. Kız mıy mıy konuşmasını kesip arkasına döndü, karşısında benim gibi bir herifi elinde paltosuyla görünce "WWWRRAAÖÖEEAAÖÖHH" şeklinde özetlenebilecek 100 küsur desibellik bir ses çıkardı.
Beynim kafatasımın içinde dört dönerken, "Bu sesin hepsi bu kızdan mı çıktı, yoksa kızın dublajından sorumlu bir goril mi var etrafta" diyerek çevreme bakındım; ama yoktu... O an anladım ki, bizim minicik Japon kızı bir yaratıkmış! Bir zamanlar televizyonlarda Visitors (Ziyaretçiler) diye bir dizi vardı; dünyamıza gelmiş bazı yaratıklar dıştan bakınca insana benziyor, ama derilerini kazıyınca alttan yeşil bir sürüngen çıkıyor ve civardaki insanları yiyorlardı. Kazı-kazan'ın başka bir türü; kazı-kaybet! Kazıyorsun, alttan yeşil bir deri çıkarsa hayatını kaybediyorsun. Dizide aslen uzaylı olan bir Diana vardı; "Her sürüngen böyle olsa ben de sürünürdüm" dedirten...

İşte bu Diana'nın minik bir örneği olan Japon kızdan cüssesine dört beden büyük gelen bir ses çıkınca, Akmerkez büyüklüğündeki alışveriş merkezinde bulunan herkes dönüp bize baktı. Ben "Zavallı bir Japon kızı taciz eden edepsiz gaijin" rolünde onların bakışlarına maruz kalırken, yaratık tekrar mıy mıy konuşmaya ve küçücük bir sesle benden bin bir özür dilemeye başladı. Tekzipte bir düstur vardır: Düzeltmeyi de özgün haberin boyutlarında yapmalısın. Bağırsana tüm gücünle "Özür dilerim" diye, herkes duysun! Ama bende düşüncelerimi açıklayabilecek Japonca yok! Merakımı bastırıp, kızın derisini kazımaktan vazgeçtim, beni yemeden mekânı terk ettim.

Bu kibarcık insanların farklı sesler çıkarma kapasiteleri beni her zaman hayrete düşürmüştür. Sizinle tanıştığında kibarlıktan kırılan bir Japonu on dakika sonra yemek yerken gördüğünüzde, çıkardığı seslere inanmanız mümkün değildir. Yemeği ne kadar beğendiğini vurgulayan ve aslında kibarlık belirtisi olan abartılı bir ağız şapırtısını fazladan birkaç ünlemle (wooahh, oiiişşşş, hüüooo, vb) desteklemek racon gereğidir. En hoşuma giden ünlem gruplarından biri de, onsenlere (Japon kaplıcalarına) girerken çıkardıkları seslerdir. Kırk beş derece sıcaklıktaki suya yavaş yavaş girerken "wrrööhh, hoarrg, yoşşş" gibi bir dağarcıkla eylemlerini seslendirmeleri gerçekten seyre (ve dinlemeye) değerdir. 

Şaşırdıklarında ansızın çıkardıkları seslere bayıldığımdan, her ortamda Japonları şaşırtmak (gerekirse bu amaçla yalan söylemek) büyük zevklerimden biri olmuştur. Bidi bidi konuşurken, birden ortaya attığınız ilginç bir iddia karşısında gözleri yuvarlaklaşıp başlarını geriye atarak "HÖÖEEEE?" tepkisini vermelerine doyum olmaz. Arkasından "Hontoniii?" (Gerçekten mi?) diye tasdik ettirmek istediklerinde, "Yok canım, şaka yaptım" deyip geri adım atarsınız, ama amacınıza ulaşmışsınızdır!

En evrensel Japon ünlemlerinin başında herhalde "hai" gelmektedir. Hai, evet anlamına geldiği gibi, her yerde kullanabileceğiniz çok değerli bir ünlemdir. Japonya'daki ilk bir yılımı sadece hai kullanarak geçirdim ve hayatta kalabildim. Bir Japonla karşılaştığınızda, durum ne olursa olsun, bir hai demekten zarar gelmez; aksine faydasını görürsünüz. Karşınızdaki Japonca konuştukça, on beş yirmi saniyede bir sözünü hai ile keserek güzel bir diyalog kurabilirsiniz. Aynı durum Türkçe için geçerli değildir; her söylenene "hıı, evet" gibi cevaplar vermek, başınıza telafisi mümkün olmayan dertler açabilir!

Daha ileri düzey Japonca için, "hai"dan sonra "domo"ya terfi edebilirsiniz. Domo, anlam olarak teşekkür içermekle beraber herhangi bir durumda kullanılabilir. Özellikle alışverişlerde, restoranlarda, biri size bir şey verirken, sunarken, iki kişi arasındaki herhangi bir iletişim çeşidinde işe yarar. Gayet olumlu bir ünlemdir, hiçbir zaman ters tepmez, her kullandığınızda olumlu tepki alırsınız. Japoncanızı çeşitlendirmek için, "hai", "domo" ve "hai domo"yu dönüşümlü olarak kullanabilirsiniz. 

Özellikle "hai domo" dediğinizde Japoncanızın ne kadar iyi olduğu konusunda size iltifat edeceklerdir.
Hai ve domo konusunda yeterince aşama kaydettikten sonra "anoo"yu bilmekte fayda var. Anoo, bazen bir hayret, bazen de boşluk doldurma ünlemi; çok geniş bir kullanım sahası var. Türkçe konuşurken dimağımız durduğunda nasıl "eeee, hmmm" ile süre kazanıyorsak, anoo aynı şekilde kullanılabilir. Cümlelere anoo ile başlamak, aralarda birkaç kez anoo kullanmak racondandır, gayet doğal karşılanır. Bir şeye çok şaşırdığınızda, hayret ettiğinizde de yüksek desibelli, vurgulu bir anoo patlatabilirsiniz; şaşkınlığınızı karşınızdakine onaylatmak için, anooyu "neh" ile güçlendirmekte fayda var. "Anoo neeeh" özellikle Japon kızlarının çok sevdiği bir ünlemdir.

"Neh" ve benzeri onama ünlemleri Japonya'da çok kullanılır. Belki de bireysel kararlar almadan ziyade takım çalışmasına, oybirliğine önem vermelerinden dolayı, Japonlar bütün düşündüklerini, söylediklerini karşılarındakine onaylatma güdüsü taşıyor olabilirler. "Nee" ya da "neh" (ve bu ünlemin harflere dökülmesi zor diğer telaffuz çeşitlemeleri), biraz kadınsı bir ünlem olarak tanınır; erkekler tarafından kullanılırsa çok sert ve keskin bir "NEH" çıkarmanız gerekir. Kadınlar tarafından kullanıldığında, her iki üç cümleden birisinin giderek uzayan, inleme şeklinde bir "neeeeeehhh" ile bitişi bir süre sonra dinleyeni trans haline sokar ve hipnotize olmuş bir şekilde her söyleneni tasdik etmeye başlarsınız.

Neh her ne kadar bir onama ünlemi olsa da, dinleyenin aktif katılımını gerektirmez. Bir nevi Türkçedeki "değil mi"den bozma "di mi"ye benzer. Türkçe konuşan birinin iki cümlede bir "di mi" demesi beni gıcık eder, ama "neeh"de daha hipnotik bir yumuşaklık mevcuttur. Eğer konuşurken "neeh" sizi kesmez de, muhatabınızdan daha aktif bir onama beklerseniz, o zaman "so des" serisine geçmeniz gerekir. "So des ka?"veya "So es neh?" ünlemleri, karşınızdakini bir tepki vermeye zorlayan "Öyle değil mi ama, "Haksız mıyım yani Osmannn" benzeri anlamlar yüklüdür.

Japonya'ya ilk ayak bastığınızda daha pasaport kontrolünde karşılaşacağınız ilk ünlem "dozooo" (buyrunnn) olacaktır. Japonya'ya ilk seyahatimde, henüz uçak yolculuğunun yol açtığı sersemliği üzerimden atamamışken, pasaport kontrolündeki görevli olanca kart sesiyle bana "DOZOOO" diye bağırdığında, hemen bavulumu atıp savunma pozisyonu almıştım; adamlar "buyurun"u bile sizi dövecekmiş gibi buyuruyorlar. 

Kısacası Japonya'da size bir şey verilirken "hai, dozoo" diye bağırırsanız, iş bitmiştir. Daha fazla Japonca öğrenmenize gerek yoktur; bu ikisi uzunca bir süre sizi idare eder. Japonlarla yemeğe, içmeye, eğlenmeye gittiğinizde de, karşınızdaki konuşurken, "anooo... wrröeehh... höeee... yoşşş" gibi kibar gırtlak hareketleriyle ara sıra sözünü kesip, bu ünlemleri "So des neee?" ile güçlendirirseniz, keyfinize diğecek olmaz. Ben üç sene bu taktiği uyguladım, bazı Japon arkadaşlarım halen benim çok iyi Japonca konuştuğumu sanıyorlar.

Eğer kilit Japon ünlemlerine günlük konuşmada işinize yarayabilecek kırk elli kelimelik bir cephanede eklerseniz, Japoncayı hallettiniz demektir. Bu durumda, kendinizin ve muhatabınızın alkol derecesine göre, on dakikadan sonsuzluğa kadar uzayan bir süre diliminde sohbet edebilecek kudret damarlarınızda mevcut olacaktır. Örneğin, benim izkayalarda (Japon meyhanelerinde) yiyip içerken yeni tanıştığım Japonlarla Japonca sohbet edebilme matrisim, alkol miktarının bir fonksiyonu olarak aşağıdaki gibiydi:

Ben/ Japon (Kanto bölgesinden)/ Japon (Kansai bölgesinden)/Süre

ayık/ ayık/ 10 dakika/ 12 dakika

ayık/ sarhoş/ 20 dakika/ 22 dakika

sarhoş/ ayık/ 1 saat/ 2 saat

sarhoş/ sarhoş/ pazara kadar/ mezara kadar

Kansai bölgesinden (Osaka ve civarı) bir Japonla sohbetin Kanto bölgesine göre (Tokyo ve civarı) daha uzun olmasının sebebine gelince... Onu da Japonya'ya gidince görürsünüz!


Ahşap baskıların fotoğrafları: Japan in Transition, 1972, Japonya Dışişleri Bakanlığı Yayınları

***

Gezi, mizah ve anıları harmanlayan kitaplardan ufak bir seçki


Türk’ün topalını Çin’de görmüşler, Yalçın Pekşen



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder