1 Temmuz 2012 Pazar

Korkma, ağla, elbette değer hayata…


Toplumsal bir değişim, dönüşüm içindeyiz. Genç Türkiye Cumhuriyet’nin kaçınılmaz kaderi de sayılabilir bu. Diğer ülkelerin yüzyıllara sığdırdığı bir zihinsel zirve noktasına, merdivenler yerine asansörü kullanarak çıkmanın bedeli belki de. 

Son on yılda Türkiye dediğimiz büyük resmi oluşturan mikro kültürleri, pek çok eksende ayrıştırmaya, devletin kaynaklarını, sistemli olarak ayıran partizan kimliğinden sıyrılmayan yerel ve ulusal idarelerin de etkilediği bir süreç. Bağımsız pek çok kuruluş tarafından gerçekleştirilen güven ve mutluluk endeksleri bu dönüşümün ruhsal faturasını bireylerin ödediğine işaret ediyor. Aşağıda, partizan kimliğinden başarıyla yükselerek, gerçek bir siyasetçi ve devlet adamı niteliklerini fazlasıyla hak etmiş İsmail Cem’in Sabah gazetesinde, 1993 yılında yayınlanan, bu konuyu çeşitli açılardan değerlendiren, güncelliğini korumuş bir yazısına yer veriyorum. 

Kişisel gücümüzle değiştiremediklerimize vahvahlanmak yerine, çarenin de ilacın da çoğu zaman içimizde olduğunu hissederek, o değerli güçle kendi etki alanımız içinde, yapıcı ve gerçekçi olarak neleri başarabileceğimiz üzerinde bir Pazar gününün sessizliğinde derin derin düşünebilmemiz için…

***

‘Modası geçen’ ideallere şimdi ihtiyaç mı var, İsmail Cem, Sabah Gazetesi, 1993

İnsanların bir zamanlar idealleri vardı. Sabahlara kadar tartışıp kavgasını verdikleri iddiaları, uğrunda çok şey feda edilen inançları vardı.
Sonra, ‘Ağlama değmez hayat’a dönüştü işler; ‘boşvermenin’ kültürü egemenliğini ilan etti.
Gerçekten, ne oldu insanların ideallerine, hayallerine, rüyalarına? Nerde kaldı tutkular, öfkeler, coşkular?
İnsanın ruhu, hangi boşluklarda kayboldu?
Bir zamanlar, ‘Sen yanmasan, ben yanmasam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa”, derken, şimdi televizyon karşısındaki rahat koltuklarının bencilliğine ve duyarsızlığına gömülmüş insanlar olmak.
Böylece daha güzel kuşaklar mı yetişti? İnsanlar daha mı mutlu oldu?
Dünyada ve tabii Türkiye’de garip bir çelişki yaşanmakta:
Gazeteler, televizyonlar, telefonlar, teleksler, faxlar ve benzerleri ağlarını örerken, herkes birbirinden daha haberli olurken, bireyin yalnızlığı da tarihe karışacaktı.
Oysa, bunun tam aksi oldu: İletişim/haberleşme kanalları çoğaldıkça, insanlar yalnızlaştı, yalnızlıkları büyüdü.
Karnı tok olanların açlığı, kalabalık içindekilerin yalnızlığı, her yönden duyum alanların duyarsızlığı…

YANIT ARAYAN SORULAR
Herkes göreceli olarak daha fazla yemek yiyorsa, herkes daha fazla eğleniyorsa, herkes pek de mutluysa, o zaman, 21. yüzyıl eşiğindeki insanlık neden daha fazla uyuşturucu kullanıyor, daha çok içki içiyor, daha çok intihar ediyor?
İnsanlar, ‘neyin karşısında’ kendilerini uyuşturmak ihtiyacını duyuyor? ‘Neleri unutmak’ için şişelere sarılıyor? ‘Nelerden kaçmak’ için ölüme sığınıyor?
Bunca emekle ve çabayla ulaşılan ‘tüketim toplumu’ daha doğrusu, yüzlerce yıldır birilerinin, birilerini daha çok emek ve çaba sarf etmek zorunda bırakmasıyla varılan ‘refah düzeyi’, sonuçta pek bir şey çözemedi mi?
Gerçekten, bütün toplumlarda kendi kendini sorgulamanın ihtiyacı ve bu ihtiyacın belirtileri var. İnsanlık, ‘teorik olarak’ en doyumlu ve çözümlü olması gereken bir noktada, çözümsüzlüğünü fark ediyor. Bu çözümsüzlük ve onun bilinci, edebiyattan sosyolojiye; aile hayatından eğitime, siyasete kadar her alana yansıyor.
21. yüzyıl eşiğindeki ‘sıradan’, ‘orta halli’ insan, yalnız ve umutsuz özellikleriyle tanımlanıyor:
Can sıkıcı, sevmediği, bir an önce kurtulmak istediği bir işte zorunlu olarak çalışır. İşyerindeki zorunlu sürenin dolması için dakikaları sayar.
Aile hayatı, her gün birbirinden daha fazla uzaklaşan, birbirine yabancılaşan, kendi bireysel dünyalarına kapanıp yalnızlaşan insanların tekdüze birlikteliğidir. Bu ayrı dünyalar, ancak televizyon dizilerinde kesişebilir ve ortak bir merakı yakalayabilir. Akşam yemekleri, aile bireylerinin sabit bakışlarla televizyonu izledikleri ve birbirleriyle hemen hiç konuşmadıkları sıkıcı bir tekrara dönüşmüştür.
Her bireyin kendi çevresine ördüğü, içinde bir tür güven bulduğu zırha, dostlukların ve sevginin nüfuz etmesi her geçen gün biraz daha zorlaşmaktadır. Başka insanlara ait acıların, yardım çağrılarının, imdat çığlıklarının bu zırhı delerek kendini duyurabilmesi de imkansız gibidir.
Düne kıyasla bugün çok daha yaygın bir şekilde, birey kendi yalnızlığı içinde yaşamaktadır. Kendi yalnızlığı içinde ölmektedir.
Kendini uyuşturarak, kendini kaybederek, bazen kendini tüketerek ‘kaçmak istediği’, ‘sakınmak istediği’ olgu, son tahlilde, bizzat kendinden başka bir şey değildir.

YARARLI OLMANIN İHTİYACI
Önceleri, bireysel kahramanlar dönemi yaşandı. Ardından, toplu hareketlerin, birlikte gerçekleşen adsız kahramanlıkların çağı geldi. Şimdilerde ise kahramanlık falan kalmadı.
Bizim siyaset dilimizdeki tanımıyla, ‘herkesin aşı olacak, işi olacak’ dendi. Birçok ülkede ve büyük ölçüde bunlar oldu. Ama olmaları, bir noktadan sonra, pek bir şey çözemedi. Bireyin mutluluğuna, çevresiyle ve kendisiyle barışık olabilmesine yetmedi. Son yılların en çarpıcı biçimde sergilediği gibi, insanın karın tokluğu ve bireysel rahatı, onun mutluluğunu tek başına yaratmıyor.
Herkesin, kendi çizgisinde, kendi çapında, kendi gözünde bir ‘kahraman’ olabilmek ihtiyacı, hatta tutkusu var. Başka bir tanımla, mesleği ve eğitim düzeyi ne olursa olsun, her insanın, kendinde bir işlevsellik görmesi, kendi varlığının meşruiyetine inanması gerekiyor. ‘Verebilmek’ insan için çok önemli: Kendi çevresine kendinden eklemeye, yaşadığı dünyaya kendinden katmaya, iz bırakmaya insanın ihtiyacı var. Bunun bilincinde olmasa bile her insanın ihtiyacı var.
Ancak kendi varlığında böyle bir anlam sezebilirse, kendinden kaynaklanmış özgün bir katkının, kendine ait bir işlevin, kendi kimliğindeki ‘kahramanlığın’ işaretlerini görebilirse, insan mutluluk yönündeki bir engeli aşabiliyor.
Aksi durumda, ot gibi bir yaşam insanların çok büyük bölümüne yetmiyor. Ekonomik geliri, eğitim düzeyi ne olursa olsun. 
Resim: Klimt, Hayat Ağacı
İDEAL İHTİYACI
İdealler, inançlar, iddialar… İnsan ancak bunları yaşayabiliyorsa, paylaşabiliyorsa, kendi işlevselliğine kavuşuyor.
Dolayısıyla, ideallerin, inançların, iddiaların yeşerebildiği ortamlar, insanın yalnızlığını azaltıyor, mutluluğunu kolaylaştırıyor.
Bu özellikleri bakımından, yaşadığımız çağın çölleşmekte olduğu söylenebilir. Hatta ideallerden, inançlardan ve iddialardan, toplumun ve bireyin uzaklaşmakta olduğu, buna eklenebilir. Ama toplumun ve bireyin bu doğrultusuyla mutluluğa yakınlaşmakta olduğunu söylemek de mümkün değil.
İnsanın, insan olmanın tadına varabilmesi için, inançlarına, ideallerine, iddialarına, rüyalarına, özveriye ihtiyacı var. Başkaları için değil, kendi bireysel esenliği için bu gerekiyor.
Günümüzün eksiği, günümüzün çıkmazı, büyük ölçüde bu noktada toplanıyor: İnsanın, ancak kendinden vererek ulaşabileceği bir esenliğe, onu hep kendine almaya şartlayan bir ortamda ulaşmak zorunluluğu.
İmkansız mı?
Sanmıyoruz. İnançlar, idealler, iddialar bunun için var. Bunun için ve her şeye rağmen güçlü. Hatta daha da güçleneceğiz izlenimini şimdi veriyor.
İnançlar, idealler, iddialar, insanlığın artık geride bıraktığı bir döneme mi ait? Eskimiş, modası geçmiş, işlevini tamamlamış, süresini doldurmuş kavramlar mı?
Bunu da sanmıyoruz. İnsanlığın bulunduğu nokta, bireyin yalnızlaşması ve mutsuzluğu, eski bir sözün yeniliğini düşündürtüyor:
İnsanlığı ve insanı, ancak ideallerin kurtarabileceğini…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder