15 Temmuz 2012 Pazar

Çivi çiviyi söker - 1

“Kaydolalım da ne olursa olsun diye düşünüyoruz. Hatice’yle dışarı çıktık, birbirimize bakıyoruz. Ne Hititoloji’nin ne de Sumeroloji’nin ne olduğunu biliyoruz. Arkeolojiyi bile duymamışız o güne kadar.”
 
Yaşadığımız çağa özgü büyük olaylar ve tesadüfler…  Her ikisi de bireylerin kaderi üzerinde kalıcı etkileri olan şeyler.  2002 yılında yayınlanan bir nehir söyleşi kitabından, Çivi Çiviyi Söker’den bazı bölümlere yer vereceğim birkaç yazıya bölerek. Üretken, mücadeleci, aydınlık hayatıyla, gerçek bir örnek insan olan Muazzez İlmiye Çığ’ın yaşam öyküsüne paralel olarak, ülkemizdeki ekonomik ve toplumsal koşulların nerelerden nerelere geldiğini ve Cumhuriyetin toplum hayatı içinde algılanmasında ne gibi bir dönüşüm yaşandığını daha yakından görebilmemiz için. İyi Pazarlar,
  
İllüstrasyon: St. Louis, Palm Beach Life dergisi, 
Carter/Brown tarafından yapılmış, 1975
Annemin de, babamın da ailesi Kırım’lı. Babaları Kırım Savaşı sırasında göçmen olarak geliyorlar Türkiye’ye. Dedelerimin ikisi de Türkiye’ye küçük yaşta ve elleri avuçları boş olarak gelmişler. Anne tarafı Bursa’ya yerleşmiş, Baba tarafı ise Merzifon’a. Annemin babası çok vatanperver, Atatürk’e ve inkılâplarına çok düşkün biriydi. Her bayramda, özel kurabiyeler yapar, kardeşimin boynuna bir kumbara asarak onu da yanına alır, yoldan geçenlere kurabiye ikram ederek Kızılay’a (o zaman Hilaliahmer denirdi) yardım toplardı. Çok aydın insanlardı. Dedemin evine kadınlı-erkekli misafir gelirdi o zaman. Kaç-göç yoktu evinde.

Babamın genlerinde vardı herhalde aydınlık. Daha o zaman kızına ilim yaptırmayı düşünmek?.. Hep kızım sana bu adı koydum, ilim sahibi olasın diye derdi. Ama ben bunu idrak edemiyordum. Hatta müzede çalışırken İlmiye adını hiç kullanmadım. Ne zaman emekli oldum, bir de baktım Emekli Sandığı’ndan gelen kâğıtta İlmiye yazıyor. O sırada İngiltere’den de bir profesör meslektaşım buraya gelmiş, benim numaramı bulmak için telefon rehberine bakıyor, orada da Muazzez İlmiye yazıyor. Arapça bilirdi o. Görüştüğümüzde ilk sorduğu şey şu oldu: Siz bu ismi acaba emekli olduktan sonra mı aldınız? Yok, babam koymuş, dedim. Hayret etti. Ondan sonra kendi kendime, ben bu ismi artık kullanmak mecburiyetindeyim, dedim. Bu çok önemli benim için. İlmiye adı, keman ve Fransızca dersler… Bana çok ilginç geliyor.

Babam medresede okurken, annemin dayısının oğlu da orada okuyormuş. Çok iyi arkadaşmışlar. O babama, ille benim yeğenimle evlen sen, diye tutturmuş. Yani tanışarak evlenmemişler, ama iyi anlaştılar. Tabii her ailede olduğu gibi bizde de sıkıntılar oldu. O sıkıntıları beraber göğüslediler. Annem okumamıştı ama çok akıllı, ileri görüşlü bir kadındı; babama ayak uydurdu. Babam da okunacak bir şey aldı mı, gazete filan, ortadan okurdu. Biz de dinlerdik. Evde devamlı eğitim vardı. Annem eski harfleri biliyordu. Kuran okurdu. Yeni harfler çıkınca onları da öğrendi hemen. Son derece güzel mektuplar yazdı daha sonra. Kocam, bu kadın bir okusaydı önünde durulmazdı, derdi. Hakikaten öyleydi rahmetli. Her ikisi de çok aydın insanlardı. 

Babam öğretmen. İlk olarak Armutlu’ya tayin oluyor, küçük bir nahiye, savaş yılları çok sıkıntı çekmişler. Annem o günleri anlatırken, dört ayda bir maaş aldığımız zaman sevinçten oynardık, derdi. Dünya savaşının en civcivli yılları. Ekmek bulamıyoruz, diyordu annem, mısır unundan ekmek yapıyorlardı, bir akraba çocuğu ile ekmek kırıntılarını toplardık sofradan.
Babam oradan Pazarcık’a tayin olmuş, Bursa’nın bir kazası. Biz oradayken İnönü savaşları başladı. 

*
Fotoğraf: Küçük Muazzez ve ailesi
İkinci İnönü Savaşı’nda düşman geliyor. Babam o günleri anlatırken, bir tek top vardı; bizim askerler bütün tepelere soba boruları koymuşlar, topu o tepeden bu tepeye dolaştırıp ateş ederek, çok top varmış izlenimi yaratmaya çalışıyorlar, derdi. Bu sırada düşman Pazarcık’a giriyor. O gün babam mektebin büyük bayrağını alıp eve geldi. Annem, ne yaptın seni öldürecekler, diyordu. O da, ilk yapacakları bayrağı yırtmak, nasıl bırakırdım, diyordu. Tabii bizi dışarı çıkartmadılar. Küçük kardeşim iki yaşında o zaman, eline bir bıçak alıp, Yunanlıları keseceğim, diye çıkmış. Evde büyük telaş, neyse yakalayıp getirmişler. 

Yunan komutanı kaçtıktan sonra, başlarında İsmet Paşa olduğu halde, bizim ordu gelmiş. Annem onları anlatırken, ayaklarında doğru dürüst pabuç bile yoktu, oysa Yunanlılar baştan aşağı giyimliydi, bol yiyecekleri vardı; o kısa zaman zarfında Pazarcık’ın içi konserve kutularıyla dolmuştu der. İsmet Paşa gelince karargâhı okula kuruyor. Asker o kadar kıt ve değerli ki, babam emir eri yerine ona hizmet ediyor. 

1924 Mayısı’nda Bursa’ya geldik. Evlerde değil, sokaklarda elektrik vardı. Bursa’daki tek özel okula kaydettirdi babam beni.  Ünlü karikatürcü Cemal Nadir de o okulda resim öğretmeniydi. Babam otuz lira maaş alıyordu, üç lirası benim okuluma veriliyordu. Çok büyük fedakârlık. Okulda iki sene keman dersi aldım. Tekniğim vardı, dikkatim vardı, fakat kulağım yoktu. Herkes uyurken, sabah beşte kalkar keman çalışırdım. Okulu bitirirken müsamere yapmıştık. Orada solo olarak Shuman’ın “Rüyalar” parçasını çalmıştım ve hocalarım tebrik etmeye geldiklerinde heyecandan iki gözü iki çeşme ağlamıştım. Öğretmenlikte keman bilmem iki şeye yaradı; ilki o zaman halk oyunları yoktu, dışarıdan alınma ront dediğimiz oyunlar vardı. Ben müsamerelerde kemanla onları çalardım çocuklara. İkincisi, Cumhuriyet’in 10. Yılında ben önde, talebeler arkamda, kemanla “10. Yıl Marşı”nı çalarak Eskişehir sokaklarında dolaşmıştık. Ama dediğim gibi, kabiliyet pek yoktu, gayret vardı. 

Benim isteğim öğretmen olmak değildi de, mecburiyetim vardı. Ama çocukları sever, onları eğlendirmeyi bilirdim. Yaşamım boyunca öğretmeyi sevdiğime göre karakterimde öğretmenlik varmış. Baba mirası olsa gerek.  Okumayı severdim. Romanlar okurdum. Bulduğumu okurdum. “Polyanna” çıkmıştı, ondan çok etkilenmiştim. Bir de “Bir Eşeğin Hatıra Defteri” adlı kitaptan çok etkilenmiştim. Aman, onu okuyup zavallı eşeğin çektiklerine ne ağladım, bilemezsiniz. Sonra birdenbire, bir daha acıklı şeyler okumayacağım, diye bir karar verdim. 

*
Dışarıdan lise bitirme imtihanlarına çalışırken, o sırada Dil Tarih Coğrafya Fakültesi açılmış. Babam bunu duymuş, hemen bana geldi, Muazzez, Ankara’da bir fakülte açılmış öğretmen okulu mezunlarını da alıyorlarmış, dedi. Çok hoşuma gitti tabii. Fakat bir an düşündüm. Evin borcu var. Bizim zamanımızda çalışan kızlar ailelerine yardım ederlerdi. Biz de yeni ev almıştık. Biraz borçlanmıştık. Benim maaşım olduğu gibi gidiyordu. Saklı gizli yoktu evimizde, Bütün para bir yerde dururdu. Kim isterse gidip alabilirdi, ama kimse de gidip almazdı onu. Ben okumaya gidersem, benim bütün maaşım gidiyordu babamın elinden, ayrıca bir de bana bakacaktı orada. Bu nasıl olacak? Mümkün değil. Onun için bunu ilk söylediğinde fazla üzerinde durmadım.

Fotoğraf: Serhat Öztürk ve Muazzez İlmiye Çığ
Sonra arkadaşım Hatice bana bir mektup yazdı. Mektubunda herkes gidiyor, bir seninle ben kaldık, diyor. Ben de cevap yazıp, toparlan bu akşam gidiyoruz, dedim. Daha 22 yaşında bile yokum. Kimse, nereye gidiyorsun, diye sormuyor. Hadi benim ailemi bırakın; Hatice’nin babası Birinci Dünya Savaşı’nda şehit olmuş. Ondan sonra da annesi ölmüş. Halası bakıyordu ona. Hatice anne kabul ederdi onu. “Annesine” Hatice bakıyor, onun da bir şehit aylığı var. O gayet dindar bir hanımdı, ama o da Hatice’ye katiyen müdahale etmiyor. Akşama kadar her işimizi bitirdik, gece trenine bindik ve ertesi gün Ankara’ya geldik. Hiçbir yeri bildiğimiz yok. 

Okul 1935’in Aralık ayında açılmıştı, biz gittiğimizde Şubat’ın 15’iydi. Öğretmen okulundaki tarih hocamız Fakiye Öymen, sonra mebus olmuştu; önce ona gidelim, kaydımızı onun vasıtasıyla yaptıralım dedik. Hemen fakülteye telefon etti, bunlar en iyi talebelerim, hemen kayıtlarını yapın, dedi. 

Fakülteye geldik. Hangi şubeyi istiyorsun, dediler. Ben Fransızca, dedim. Hatice de başka bir şey söyledi. Müdür Fransızca şubesi çok kalabalık, size hocası yeni gelen bir bölüm tavsiye edeyim, dedi. Nedir o dedik. Hititoloji. Yanında da Sumerolojiyle, Arkeoloji alacaksınız dedi. Peki, dedik. Kaydolalım da ne olursa olsun, diye düşünüyoruz. 

Hatice’yle dışarı çıktık, birbirimize bakıyoruz…

Çivi çiviyi söker "Muazzez İlmiye Çığ kitabı" Söyleşi, Serhat Öztürk
Türkiye İş Bankası, Ocak 2002

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder