26 Temmuz 2012 Perşembe

Ağaç yaşken eğilirse, insan ne zaman eğitilir?

‘İnsanı insana insanla anlatan sanat dalı’ deyişi, ne güzel tanımlıyor tiyatroyu bizlere. Bizler, sahne ışıkları altında akıp giden renkli hayat kesitlerini, kimi zaman şımarıkça dudak bükerek, kimi zaman ise heyecanla kendimizden geçerek izleyenler, yani seyirciler...


Tiyatro yaşamında yarım asırı geride bırakmış ve Türk tiyatro tarihine adını parlak harflerle yazdırmış oyuncu ve yönetmen Engin Cezzar, oyuncu-seyirci etkileşimi ve tiyatroya yeni seyirciler yetiştirmenin önemi ile ilgili değerli gözlemlerini paylaşıyor aşağıdaki yazıda.


OYUNCULUK YETMEZ Mİ? 

Engin Cezzar’ı Takdimimdir
Doğan Kitap, 2005, Söyleşiler: İzzeddin Çalışlar

Oyunculuk yetmiyor mu insana? Çok iyi bir oyuncu olduğumu biliyorum. Aksini iddia edene de rastlamadım zaten. Kostümü kulise girdiğim an, üstüme giyerim. Her şey o kostümün süzgecinden geçer. Beni sahneye hazırlar. Oyunla ilgili hiçbir şey konuşmayıp dedikodu yapsam bile beni sınırlar. Kostümü giyer, çizmeyi çeker, o her kimse o olurum. Diğer oyunculardan uzaklaşır, perdeyi beklerim. On beş dakika kala sahne arkasında yerimi alırım. O on beş dakika benim için konsantrasyon zamanıdır. Bazı oyuncular vardır, şapkasını çıkarır, miğferini giyer, sahneye çıkar. Ben ölsem öyle yapamam.

Bir işi severek yapıyor, idareten yapmıyorsan, kendine saygı göstereceksin. Reji yaparken de öyle. İlk amaç herkese rolünü sevdirmektir. Yönettiğim oyunu ilkinden son temsile kadar her sahnelenişinde izlerim. Bunu ilk gördüklerinde Devlet Tiyatro’sundakiler dehşete düştü. Orada oyunu sahneye koyan bir daha uğramazmış salona. Arada bir gelip çığırından çıkmış bir şey var mı diye bakarsa ne ala. Ben her temsilde bir aksaklık bulmak ve oyunculara aktarmak için giderim. Böyle yetiştirildim. Biraz manyaklık gibi gelebilir ama böyle de yetiştiriyorum. Her yeni seyirciyle oyun bir şey kazanır ve kaybeder çünkü. Seyirciyi iyi izlersen verdiği reaksiyonla kendini test edersin. Seyirci sadece komediye gülerek tepki vermez. Sahneden yayılan her duygu salonda bir karşılık bulur. Seyirci ses çıkarmasa da bir koku salar. Gerçek koku olsa iş kolaydı. Kokmayan bir kokudur bu. Ben duyarım. Anlatmak istediğin seyirciye geçmediği an, salon sıkılmaya başlar. Salonun verdiği tüyoyu yakalamak gerekir.
 
Haldun Taner de yazar olarak her gece gelir, her gece not alır, sahne, laf, mizansen değiştirirdi ve bu oyun oynandıkça sürerdi. Oyunu da seyretmezdi. Öyle bir yere otururdu ki, oyunu dinler, seyirciyi seyrederdi. Tepkiyi oradan alırdı.

Seyirci iyidir ve kötüdür. Bazen üst üste iyi olur, bazen hayatta olmaz. Tamamen rastlantısaldır. Toplam seyircinin içindeki iyi bir grup diğerlerini de etkiler. Oyuncu da onu kaptı mı uçar gider. Bu gözle görülmez, elektrik akımı gibi görmeden hissedilir. Seyircinin hissettiklerinin hepsi birleşir, hepsi bir akım olur, sahneye taşar. Onlar kendi aralarında bir iletişim kurar ve bize yansıtırlar. Üç yüz seyircinin ellisinden bir elektrik doğdu mu, diğerlerini de havaya sokar. Peter Brook’un çok güzel bir kitabı vardır. “Yapığımız işte hiçbir sır, büyü yoktur. Oyunculuğun ya da sahnedeki başarının sırrı yoktur” der. İşte o olmayan sır vardır ve buradadır. Nasıl oluşur bilmem ama asırlardır da böyle olmaktadır. Bazen oyuncu da öyle bir elektrik yayar ki, hem etkilenmeye hazır seyirciyi, hem de arkada kalmış kütükleri anında etkiler. Müzik de, ışık da bize yardım eder ama bu işin bir sırrı varsa, o sır budur işte. 

Strasberg anlatmıştı. Hep kavga ediyorduk. “İçten ve gerçek olacağız diye oyunculuğumuzu daraltıyor, ufkumuzu sınırlıyorsun” demiştik de, tarihi bir örnek vermişti. İÖ 5. Asırda, bir yerde Sofokles oynanıyor. Oyunda anne rolünü üstlenmiş bir kadın var. Elinde bir çömlekle sahneye çıkıyor. Çömlekte ölen oğlunun külleri var ve ona bir ağıt yakıyor. Bu kadıncağız bir gün aniden, acayip iyi bir performans vermeye başlamış. Nasıl olup da oyunculuğunun bu kadar gelişiverdiğini sormuşlar. Meğer oğlu gerçekten ölmüş ve onun gerçek küllerini çömleğe koyarak oynarmış. Gerçek küllerle bambaşka bir performans yakalamış. Strasberg bize gerçek külleri nereden bulacağımızı sordu. “O küller olmadıkça gerçekçi olamazsınız. Ben size her halükarda gerçekçi olmayı öğretiyorum” demişti.

Ara Güler'in objektifinden Hamlet 
Tiyatroyu ayakta tutan da budur. Tiyatro için öldü, bitti, demode oldu, sinema ve televizyon mahvetti denir hep. Oysa tiyatro hala ayakta. O elektrik sürüyor çünkü. Kolay kolay sezemezsiniz. Ama sezdiğiniz zaman da öyle bir tutku oluşur ki, tiyatroyu seversiniz. Bu göze göz elektrik kopmadığı sürece de tiyatro ayakta kalacak. Tadına bir kere varan hep o tadı arayacak. O sırrın tadı bu. Sırrı çözmeden tadılmaz.

Hele çağımızda hiçbir direkt temasın kalmadığını, her şeyin sentetikleştiğini düşünürsek, edebiyat ve tiyatronun aynı rock konserleri gibi varlığını sürdüreceğini kolayca kestirebiliriz. O rock cinneti de aynı elektrikten oluşur. On bin kişi, birbirinin omuzuna tırmanıp nasıl kendinden geçiyor? Bu diyonizyak bir şeydir ve tiyatrodan bile eskidir. Derin kökleri var. Dionisos ayinleri, kadınların erkekleri parçalamaları, her şeyi cinnete yakın yoğunlukta yaşama durumu, libidonun serbest kalışı… Bu hazzı ve tadı arayanlar hep olacaktır. Bu sır kayboldu mu da kimse tiyatroyu kurtaramaz. 

Hamlet, Kulis, 1959
Bir yandan bu kadar gizemli, bir yandan da bir o kadar basit bir denklem bu. Oyuncu antresini yapar. Kendinden emin ve güvenliyse sahneye adımını attığı an, seyirci bunu sezer. Ama bir şey bozuksa ve yüzde yüz orada değilse, seyirci onu da çakar. Sevdiği bir starı sahnede gören her seyirci o an alkışlamak ister. Korktuğu için yapamaz. Bu da tiyatro seyircisinin eğitimsizliğindendir. ‘60’lı yıllarda bize ilanı aşk edip, kapıları kıran seyirci gökten mi inmişti? Hayır. O kuşak tiyatroya gitmeyi evde ailesinden, okulda öğretmeninden öğrenmişti. Kentli bir aile için, tiyatro yaşamın parçasıydı. Ana babalar elinden tutup çocukları tiyatroya götürürdü. Sonra hem maarif eğitimi hem de aile eğitimi zedelendi. Şimdi bir genç neden tiyatroya gitmek istesin? Alışkanlık meselesidir tiyatro. Bir adabı vardır. Sosyalleşme alanıdır. “80 kuşağı, YÖK kuşağı ebleh, cahil” deyip geçiyoruz. Her şeyden soyutlanmış, makine gibi olmalarının sebebi ne peki? Aileye hâkim olamadığın zaman okulda olabilirsin. Onu da yapmadın mı sana tiyatro gerekmez zaten. Sonra ne olur? İşte böyle olur. Ümmi lise mezunları nasıl çıkar, ÖSS’de tek doğru yanıt veremeyen öğrenci nasıl eğitimli sayılır diye şaşırırsın.

Çekoslovakya’da bir opera galasına gittim. Yanaçek’in bir eseri vardı. Opera sevmem ama kalktık gittik. Bir baktım ki salonda minik minik seyirciler var. En fazla yedi yaşındalar. Böyle ciddi bir eserde ne işleri var diye merak ettim. “Mecburi” dediler. Beş yüz tane cüce gibi seyirci. Kravatlı, pırıl pırıl ayakkabılı, kızlar cici cici giyinmiş, opera seyretmeye gelmişler. Meğer her yıl okul çocuklarının iki opera, iki bale, iki konser, iki trajedi, iki komedi seyretmeleri şartmış. Yoksa diğer derslerinden not alamıyorlar. Sertifika programı gibi.

Seyirci öyle yetişir işte. Bu olmadan olmaz. Olmayınca da komünist memleket nasıl bizden daha Avrupalı olabiliyor der, bir de ona şaşırırsın…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder