29 Temmuz 2012 Pazar

Yaz(ı) Oyunları


Londra’da başlayan olimpiyat oyunlarını pek çoğumuz heyecanla takip etmeye başladık bile. İnsanlığa çalışkanlık, centilmence yarışmak ve birlik gibi güzel duyguları hatırlattığı için olsa gerek, olimpiyatlar dünyanın her köşesinde merakla takip ediliyor. Yaz oyunlarına ev sahipliği yapan Londra ise kültür ve sanat etkinlikleri yönünden dünyanın en renkli ve enerjisi en yüksek şehirlerinden biri.

Bugün Londra’da doğmuş ve yaşantısının büyük bölümünü bu şehirde geçirmiş ünlü polisiye yazarı Agatha Christie’nin tiyatroda da sahnelenmiş bir romanından alıntı yapacağım. Hikayeyi merak edenler tatil günlerinin bir bölümünü serin bir kitapçı ziyaretine ayırabilirler, çevirmenlere dikkat etmeyi unutmadan elbette. İyi Pazarlar,
Fotoğraf: Yaz Olimpiyatları, Londra 2012, AP

Agatha Christie: “Sevimsiz bir kış günü, gribin nekahat dönemini yatağımda geçiriyordum. Canım sıkılıyordu. Hastalığım sırasında pek çok kitap okumuştum. The Demon’u on üç kez yapmaya çalışmıştım; Bayan Milligan’ı başarıyla oyun dışı bırakmıştım ve şimdi de kendi kendime briç oynamaya çalışıyordum. Annem, kapıdan içeri baktı.
“Neden bir öykü yazmıyorsun?” diye sordu.
Biraz da şaşırmış bir halde, “Öykü yazmak mı?” diye sordum.
Annem, “Evet,” dedi. Tıpkı Madge gibi.” 
“Yoo, bunu yapabileceğimi sanmam.”
“Neden yapamazmışsın?” diye annem sordu.
Aslında bunu yapmamam için hiçbir neden yoktu, sadece…
Doğru söze ne denir. Annem her zamanki gibi ansızın ortadan kayboldu ve beş dakika sonra elinde bir not defteriyle tekrar odama geldi. 
“Defterin arka bölümünde sadece birkaç not var,” dedi. “Defterin gerisi boş. Hikayeni yazmaya şimdi başlayabilirsin.”
Annem bir şeyin yapılmasını önerince bu genellikle yapılırdı. Sonunda yazı yazmak oldukça ilgimi çekti ve büyük bir hızla yazmaya başladım. Bu çok yorucu bir işti ve benim nekahat dönemime yardımcı olmuyordu, ama aynı zamanda çok heyecan vericiydi. 

İlk hikayemin adı The House of Beauty’di. Öyle şaheser filan değildi, fakat sanırım bütün olarak iyi bir hikayeydi; bu, benim ilerisi için umut vaat ettiğimi gösteren ilk yazıydı. Kuşkusuz amatörce yazılmıştı ve benim sadece bir hafta önce okuduğum hikayenin etkisinde kaldığımı gösteriyordu; bu, insanın yeni yazmaya başladığı zamanlarda önlemesine imkan olmayan bir durumdur. O sıralar belli ki D. H. Lawrence’i okuyor olmalıydım.”

Hayatım, Otobiyografi, Altın Kitaplar, 2009, Türkçesi: Azize Bergin

***

Agatha Christie, The Hollow, 1951
Türkçesi: Gönül Suveren 

Henrietta Savernake bir kil parçasını yuvarlayarak yapıştırdı. Usta ve tecrübeli elleriyle çamurdan bir kız başı yapıyordu. Modelin biraz bayağıca sesi vızıltı gibiydi kulaklarında. Genç kadın onun söylediklerini dinlemiyordu bile.

“Doğrusu ben çok haklı olduğuma inanıyorum, Miss Savernake. Ona, ‘Eğer böyle bir numaraya kalkışacaksın…’ dedim. Ne de olsa bir kız böyle durumlarda kesin bir tavır takınmalıdır. Bunu kendi kendine borçlusun. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz, değil mi, Miss Savernake? ‘Bana böyle şeyler söylenmesine alışık değilim,’ dedim. Ben mesele çıkmasından hoşlanmam. Ama benim de kesin bir tavır takınmaya hakkım vardı. Öyle değil mi, Miss Savernake?”

“Ah, tabii.” Henrietta’nın sesinde büyük bir heyecan vardı. Kendisini iyi tanıyan biri onu duysaydı, genç kadının modeli hiç dinlemediğini hemen anlardı. 

“Karısı böyle şeyler söylüyorsa, kabahat bende mi?” Bilmiyorum neden Miss Savernake, ama nereye gidersem gideyim mutlaka bir mesele çıkıyor. Kabahatin bende olmadığından eminim. Yani erkekler insana hemen kapılıveriyorlar, öyle değil mi?” Cilveli bir tavırla kıkır kıkır güldü.

Henriyetta’nın gözleri yarı kapalıydı. “Evet... Evet..." Genç kadın bir yandan da, çok güzel diye düşünüyordu. Gözkapağının hemen altındaki bu girinti... Ona doğru çıkan düzlük... Çenenin açısı yanlış… Orayı kazıyıp tekrar doldurmam gerek. Kolay olmayacak bu. O sıcak, dostça sesiyle modele, “Sizin için zor bir durum bu,” dedi.

“Bence kıskançlık bir tür haksızlık demek, Miss Savernake. Ve tabii dar kafalılıktan ileri geliyor. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz değil mi? Bunun nedeni haset tabii. Çünkü ben onlardan daha genç ve güzelim…”

Çenenin üzerinde çalışmakta olan Henrietta dalgın dalgın mırıldandı. “Evet, tabii…” Genç kadın kafasını, içine hiçbir şey sızmayacak bölmeler haline sokmasını yıllar önce öğrenmişti. Kafasının tamamını bir konuya vermeden briç oynayabilir, zekice konuşur ve güzel bir mektup yazabilirdi. Şimdi “Nausicaa” adını verdiği kafanın ellerinin altında belirmesiyle meşguldü. O pek güzel çocuksu dudaklardan dökülen kin dolu sözler, o cırlak ses kafasının derinliklerine işlemiyordu. Kendini zorlamadan, konuşmalara katılmaktaydı. Henrietta konuşmaktan hoşlanan modellere alışıktı. Profesyoneller değil de, hareketsiz oturmaya alışık olmayan amatör modellere. İşte böylece Henrietta’nın kafasının küçük bir bölümü kızı dinliyor ve cevap veriyordu. Gözükmeyen asıl Henrietta ise, kin dolu aşağılık bir yaratık, diye düşünüyordu. Ama ne gözler onlar… Kızın gözleri çok çok güzel…

(…)

Pera Palas Oteli, Beyoğlu, Agatha Christie Odası
Henrietta ağır ağır, istemeye yataktan kalktı. Işıkları yakarak heykelin bunduğu yere gitti. Üzerindeki ıslak bezleri açtı. 

Derin bir nefes aldı…

"Hayır Nausicaa değil bu, Doris Saunders. Henrietta üzüntüyle sarsıldı. Sonra da kendi kendine yalvarıyormuş gibi, “Bunu düzeltebilirim…” dedi. “Düzeltirim…” Sonra, “Budala,” diye söylendi “Ne yapman gerektiğini pekala biliyorsun.” 

Bu işi hemen yapmazsa sabaha bütün cesaretinin kırılacağını da biliyordu. İnsanın kendi kanından, canından bir şeyi yok etmesine benziyordu bu.

Acı verici bir şeydi… Evet, ıstırap verici. 

Belki de bir kedi, yavrusunda bir sakatlık olduğunu anladığı ve onu öldürmek zorunda kaldığı zaman aynı şeyleri hissediyordu. Çabucak, derin bir nefes aldı Henrietta. Sonra heykeli yakalayarak büküp yerinden çıkardı. Bu iri, ağır yumruyu çamur fıçısına attı. Şimdi orada durmuş kesik kesik soluyor, çamurlanmış olan ellerine bakıyordu. Hala o acıyı duymaktaydı. Ellerindeki kili ağır ağır temizledi.

Tekrar yatağa yatarken içi boşalmış gibi geliyordu ona. Ama garip bir huzura da kavuşmuştu. Üzüntüyle, Nausicaa bir daha dünyaya gelmeyecek, diye düşündü. Doğdu o. Ama hastalıklıydı, onun için de öldü… Ne garip… İnsan farkına varmadan bazı şeyler içine işliyor. Aslında benim Doris’i dinlediğim yoktu… Yine de farkına varmadan kızın o bayağı, kinci küçük kişiliği kafama sızdı. Ve ellerimi etkiledi.

Şimdi Nausicaa ya da Doris olan o heykel bir çamur yumrusuydu yalnızca. İleride başka bir şekle girecekti. 

Henrietta dalgın dalgın, acaba ölüm bu mu, diye düşündü. Kişilik denilen şey başka birinin düşüncelerinin yansıması mı? Kimin düşüncelerinin? Tanrının mı? John da böyle mi düşünüyor? Geçen gece ne kadar yorgundu… Ne kadar ümitsiz. Ridgeway hastalığı… Kitaplarda Ridgeway’in kim olduğuna dair bir tek satır bile yok… Aptalca bir şey bu… Onun kim olduğunu bilmeyi isterdim… Ridgeway hastalığı… 

(…)

26 Temmuz 2012 Perşembe

Ağaç yaşken eğilirse, insan ne zaman eğitilir?

‘İnsanı insana insanla anlatan sanat dalı’ deyişi, ne güzel tanımlıyor tiyatroyu bizlere. Bizler, sahne ışıkları altında akıp giden renkli hayat kesitlerini, kimi zaman şımarıkça dudak bükerek, kimi zaman ise heyecanla kendimizden geçerek izleyenler, yani seyirciler...


Tiyatro yaşamında yarım asırı geride bırakmış ve Türk tiyatro tarihine adını parlak harflerle yazdırmış oyuncu ve yönetmen Engin Cezzar, oyuncu-seyirci etkileşimi ve tiyatroya yeni seyirciler yetiştirmenin önemi ile ilgili değerli gözlemlerini paylaşıyor aşağıdaki yazıda.


OYUNCULUK YETMEZ Mİ? 

Engin Cezzar’ı Takdimimdir
Doğan Kitap, 2005, Söyleşiler: İzzeddin Çalışlar

Oyunculuk yetmiyor mu insana? Çok iyi bir oyuncu olduğumu biliyorum. Aksini iddia edene de rastlamadım zaten. Kostümü kulise girdiğim an, üstüme giyerim. Her şey o kostümün süzgecinden geçer. Beni sahneye hazırlar. Oyunla ilgili hiçbir şey konuşmayıp dedikodu yapsam bile beni sınırlar. Kostümü giyer, çizmeyi çeker, o her kimse o olurum. Diğer oyunculardan uzaklaşır, perdeyi beklerim. On beş dakika kala sahne arkasında yerimi alırım. O on beş dakika benim için konsantrasyon zamanıdır. Bazı oyuncular vardır, şapkasını çıkarır, miğferini giyer, sahneye çıkar. Ben ölsem öyle yapamam.

Bir işi severek yapıyor, idareten yapmıyorsan, kendine saygı göstereceksin. Reji yaparken de öyle. İlk amaç herkese rolünü sevdirmektir. Yönettiğim oyunu ilkinden son temsile kadar her sahnelenişinde izlerim. Bunu ilk gördüklerinde Devlet Tiyatro’sundakiler dehşete düştü. Orada oyunu sahneye koyan bir daha uğramazmış salona. Arada bir gelip çığırından çıkmış bir şey var mı diye bakarsa ne ala. Ben her temsilde bir aksaklık bulmak ve oyunculara aktarmak için giderim. Böyle yetiştirildim. Biraz manyaklık gibi gelebilir ama böyle de yetiştiriyorum. Her yeni seyirciyle oyun bir şey kazanır ve kaybeder çünkü. Seyirciyi iyi izlersen verdiği reaksiyonla kendini test edersin. Seyirci sadece komediye gülerek tepki vermez. Sahneden yayılan her duygu salonda bir karşılık bulur. Seyirci ses çıkarmasa da bir koku salar. Gerçek koku olsa iş kolaydı. Kokmayan bir kokudur bu. Ben duyarım. Anlatmak istediğin seyirciye geçmediği an, salon sıkılmaya başlar. Salonun verdiği tüyoyu yakalamak gerekir.
 
Haldun Taner de yazar olarak her gece gelir, her gece not alır, sahne, laf, mizansen değiştirirdi ve bu oyun oynandıkça sürerdi. Oyunu da seyretmezdi. Öyle bir yere otururdu ki, oyunu dinler, seyirciyi seyrederdi. Tepkiyi oradan alırdı.

Seyirci iyidir ve kötüdür. Bazen üst üste iyi olur, bazen hayatta olmaz. Tamamen rastlantısaldır. Toplam seyircinin içindeki iyi bir grup diğerlerini de etkiler. Oyuncu da onu kaptı mı uçar gider. Bu gözle görülmez, elektrik akımı gibi görmeden hissedilir. Seyircinin hissettiklerinin hepsi birleşir, hepsi bir akım olur, sahneye taşar. Onlar kendi aralarında bir iletişim kurar ve bize yansıtırlar. Üç yüz seyircinin ellisinden bir elektrik doğdu mu, diğerlerini de havaya sokar. Peter Brook’un çok güzel bir kitabı vardır. “Yapığımız işte hiçbir sır, büyü yoktur. Oyunculuğun ya da sahnedeki başarının sırrı yoktur” der. İşte o olmayan sır vardır ve buradadır. Nasıl oluşur bilmem ama asırlardır da böyle olmaktadır. Bazen oyuncu da öyle bir elektrik yayar ki, hem etkilenmeye hazır seyirciyi, hem de arkada kalmış kütükleri anında etkiler. Müzik de, ışık da bize yardım eder ama bu işin bir sırrı varsa, o sır budur işte. 

Strasberg anlatmıştı. Hep kavga ediyorduk. “İçten ve gerçek olacağız diye oyunculuğumuzu daraltıyor, ufkumuzu sınırlıyorsun” demiştik de, tarihi bir örnek vermişti. İÖ 5. Asırda, bir yerde Sofokles oynanıyor. Oyunda anne rolünü üstlenmiş bir kadın var. Elinde bir çömlekle sahneye çıkıyor. Çömlekte ölen oğlunun külleri var ve ona bir ağıt yakıyor. Bu kadıncağız bir gün aniden, acayip iyi bir performans vermeye başlamış. Nasıl olup da oyunculuğunun bu kadar gelişiverdiğini sormuşlar. Meğer oğlu gerçekten ölmüş ve onun gerçek küllerini çömleğe koyarak oynarmış. Gerçek küllerle bambaşka bir performans yakalamış. Strasberg bize gerçek külleri nereden bulacağımızı sordu. “O küller olmadıkça gerçekçi olamazsınız. Ben size her halükarda gerçekçi olmayı öğretiyorum” demişti.

Ara Güler'in objektifinden Hamlet 
Tiyatroyu ayakta tutan da budur. Tiyatro için öldü, bitti, demode oldu, sinema ve televizyon mahvetti denir hep. Oysa tiyatro hala ayakta. O elektrik sürüyor çünkü. Kolay kolay sezemezsiniz. Ama sezdiğiniz zaman da öyle bir tutku oluşur ki, tiyatroyu seversiniz. Bu göze göz elektrik kopmadığı sürece de tiyatro ayakta kalacak. Tadına bir kere varan hep o tadı arayacak. O sırrın tadı bu. Sırrı çözmeden tadılmaz.

Hele çağımızda hiçbir direkt temasın kalmadığını, her şeyin sentetikleştiğini düşünürsek, edebiyat ve tiyatronun aynı rock konserleri gibi varlığını sürdüreceğini kolayca kestirebiliriz. O rock cinneti de aynı elektrikten oluşur. On bin kişi, birbirinin omuzuna tırmanıp nasıl kendinden geçiyor? Bu diyonizyak bir şeydir ve tiyatrodan bile eskidir. Derin kökleri var. Dionisos ayinleri, kadınların erkekleri parçalamaları, her şeyi cinnete yakın yoğunlukta yaşama durumu, libidonun serbest kalışı… Bu hazzı ve tadı arayanlar hep olacaktır. Bu sır kayboldu mu da kimse tiyatroyu kurtaramaz. 

Hamlet, Kulis, 1959
Bir yandan bu kadar gizemli, bir yandan da bir o kadar basit bir denklem bu. Oyuncu antresini yapar. Kendinden emin ve güvenliyse sahneye adımını attığı an, seyirci bunu sezer. Ama bir şey bozuksa ve yüzde yüz orada değilse, seyirci onu da çakar. Sevdiği bir starı sahnede gören her seyirci o an alkışlamak ister. Korktuğu için yapamaz. Bu da tiyatro seyircisinin eğitimsizliğindendir. ‘60’lı yıllarda bize ilanı aşk edip, kapıları kıran seyirci gökten mi inmişti? Hayır. O kuşak tiyatroya gitmeyi evde ailesinden, okulda öğretmeninden öğrenmişti. Kentli bir aile için, tiyatro yaşamın parçasıydı. Ana babalar elinden tutup çocukları tiyatroya götürürdü. Sonra hem maarif eğitimi hem de aile eğitimi zedelendi. Şimdi bir genç neden tiyatroya gitmek istesin? Alışkanlık meselesidir tiyatro. Bir adabı vardır. Sosyalleşme alanıdır. “80 kuşağı, YÖK kuşağı ebleh, cahil” deyip geçiyoruz. Her şeyden soyutlanmış, makine gibi olmalarının sebebi ne peki? Aileye hâkim olamadığın zaman okulda olabilirsin. Onu da yapmadın mı sana tiyatro gerekmez zaten. Sonra ne olur? İşte böyle olur. Ümmi lise mezunları nasıl çıkar, ÖSS’de tek doğru yanıt veremeyen öğrenci nasıl eğitimli sayılır diye şaşırırsın.

Çekoslovakya’da bir opera galasına gittim. Yanaçek’in bir eseri vardı. Opera sevmem ama kalktık gittik. Bir baktım ki salonda minik minik seyirciler var. En fazla yedi yaşındalar. Böyle ciddi bir eserde ne işleri var diye merak ettim. “Mecburi” dediler. Beş yüz tane cüce gibi seyirci. Kravatlı, pırıl pırıl ayakkabılı, kızlar cici cici giyinmiş, opera seyretmeye gelmişler. Meğer her yıl okul çocuklarının iki opera, iki bale, iki konser, iki trajedi, iki komedi seyretmeleri şartmış. Yoksa diğer derslerinden not alamıyorlar. Sertifika programı gibi.

Seyirci öyle yetişir işte. Bu olmadan olmaz. Olmayınca da komünist memleket nasıl bizden daha Avrupalı olabiliyor der, bir de ona şaşırırsın…

24 Temmuz 2012 Salı

BİLGİ ADAMI VE DÖRT DÜŞMANI


"Biz bir şey biliyoruz. Tanrımız aynı Tanrıdır. Bu dünya mübarektir. Beyaz adam bile ortak kaderimizden kaçamaz. Belki biz hepimiz kardeşiz. Zaman bunu gösterecektir."

Şef Seattle'ın beyaz adama mektubundan, 1854 (Türkçe)


Amerika kıtasının gerçek yerlileri olan Kızılderililer, farklı kültürleri, sahip oldukları toplumsal değerler ve doğayla kurdukları özel ilişki ile, Batı toplumlarına, modernliğe ve kendimize farklı, eleştirel bir gözle bakmamızı sağlayan bir halk.

Aşağıdaki notların sahibi Carlos Castenada, yaşlı bir Yaqui kızılderisi olan Don Juan ile 1960’larda tanıştığında, Meksika’nın Sonora yöresinde kullanılan çeşitli tıbbi bitkileri inceleyen genç bir antropoloji öğrencisiydi. Don Juan’ın öğretileri adı altında yayınlanan bu notlar, Castenada’nın bilge Kızılderili ile geçirdiği ilk beş yılın öyküsü.

Globalleşmesiyle fazlaca övündüğümüz dünyada, alt toplumların özgün kültürel değerlerini silmek veya küçümsemek yerine koruduğumuzda; onlara önyargılarımızdan sıyrılarak, açık bir algı ve merakla yaklaştığımızda, bizleri ayırmak yerine nasıl birleştireceğini ve zenginleştireceğini gösteren en güzel örneklerden biri aynı zamanda…  

(Resim: Tony Abeyta, Celebration)

***

Don Juan’ın Öğretileri, Yaqui Kızılderililerinin Bilgi Yöntemi, Söz Yayın, 1998
Yazar: Carlos Castenada, Türkçesi: Nevzat Erkmen

BİLGİ ADAMI

8 Nisan 1962, Cumartesi

Görüşmelerimiz sırasında Don Juan tutarlı bir biçimde “bilgi adamı sözcüklerini kullanıyor ya da bu kavrama göndermeler yapıyordu. Ama bununla ne demek istediğini hiç açıklamamıştı. Bunu, ona sordum.

“Bilgi adamı, öğrenimin zorluklarına katlanmayı göze almış bi kimsedir,” diye yanıtladı. “Acele etmeden, bocalamadan, güç ve bilgi gizlerinin sökülmesi, çözülmesi yolunda gidebileceği son aşamaya varmış olan bi kişidir.”
“Her isteyen bilgi adamı olabilir mi?”
“Hayır, herkes olamaz.”

“Bilgi adamı olmak için ne yapmak gerek öyleyse?”
“Dört doğal düşmanına meydan okuyup onları yenmelidir.”
“O dört düşmanının her birini yenen bir kimse, bilgi adamı olur mu?”
“Evet. Anca, dört düşmanının her birini yenebilen adama bilgi adam denir.”
“Bu düşmanları yenen herkes bilgi adamı olur mu?”
“Hepsini yenen herkes bilgi adamı olur.”
“Bu düşmanlarla savaşıma geçmeden önce yapılması gereken başka şeyler yok mudur?”
“Yoktur. Her isteyen, bilgi adamı olmayı deneyebilir; ama çok azı gerçekten başarır bu işi- doğal bi şey bu. Bilgi adamı olma yolunda karşılaşılan düşmanlar gerçekten korkunç şeylerdir; çoğu insan yenik düşer onlara.”
“Nasıl düşmanlar bunlar, don Juan?”

Düşmanlar konusunda konuşmak istemedi. Bu konuyu anlamam için daha çok zaman olduğunu söyledi. Lafı değiştirmek amacıyla, benim bir bilgi adamı olup olamayacağımı sordum. Bunu kimsenin kestiremeyeceğini bildirdi. Ama bir bilgi adamı olup olmayacağımı gösteren herhangi bir ipucu bulunup bulunmadığını ısrarla sorunca, bunun, o dört düşmanla savaşımın sonucuna bağlı olduğunu – onları yenebiliyor muyum yoksa onlara yeniliyor muyum – ama o savaşın sonucunu şimdiden bilmesinin olanaksızlığını belirtti.
Savaşımın sonucunu görebilmek için büyü yapmak ya da fala bakmak mümkün müdür diye sordum. Hiç kimsenin, ne araç kullanırsa kullansın, bu savaşımın sonucunu önceden bilemeyeceğini kesin bir dille anlattı. Neden olarak da bilgi adamlığının geçici bir şey oluşunu gösterdi. Bu noktayı açıklamasını istediğimde, yanıtı şöyle oldu:

“Bilgi adamı olmak sürekli değildir ki! Bi insan tam olarak bilgi adamı olamaz zaten. Ancak çok kısa bi an için olunuverir bilgi adamı, dört düşmanı yendikten sonra…”

DÖRT DÜŞMAN

15 Nisan 1962, Pazar

Gitmeye hazırlanıyorken, birden bilgi adamının düşmanlarını gene sormak geldi içimden. Uzun süre uzakta kalacağımı, söyleyeceklerini falan yazarsam bu konuları düşünme fırsatını bulabileceğimi falan anlatarak onu kandırmaya çalıştım.
Bir süre, ikircimli, bekledi; sonra konuşmaya başladı:
Bi insan öğrenmeye başlayınca, amaçlarının neler olduğunu kesin olarak bilmez. Başka bi niyet vardır, amaçları belirgin değildir. Hiçbir zaman gerçekleşemeyecek ödüller ummaktadır. Çünkü öğrenmenin zorluklarını bilmiyordur henüz.
“Yavaş yavaş öğrenmeye başlar-önceleri azar azar, sonra da büyük parçalar halinde… Çok geçmeden düşünceleri çatışır. Öğrendiği şey, umduğu, düşlediği gibi çıkmamıştır. Bu durum, onu korkutur. Öğrenim, hiç de beklenilen gibi olmamıştır. Öğrenimin her adımı yepyeni görevler yükler insana; kişinin korkuları acımasızca birikirler, baş kaldırırlar. Bir savaş alanına döner yaşamı.

“İşte, doğal düşmanların birincisiyle böyle karşılaşılır: Korkuyla! Yenmesi güç, hain, korkunç bir düşmandır korku. Bütün yol boyunca saklanır, ummadığın yerlerde sinsi sinsi bekler seni. Eğer, onu karşında gördüğün zaman, kaçmaya başlarsan, unut artık bilgiye falan ulaşmayı…”
“Korkup kaçan kimseye ne olur?”
“Bi şey olmaz. Ama öğrenemez bi daha… korkusunu göğüslemesi, korkusuna karşın öğrenme yolunda bir adım daha ilerlemeyi göze alması gerekir. Bi adım daha, bir adım daha. Korkuyla dolmalı… Evet! Ama, korksa da ilerlemeyi sürdürmeli, durmamalı. Bu işin yöntemi böyledir! Bu birinci düşmanının pes edeceği bir an gelecektir. Adama güven duygusu gelir. Niyeti daha da güçlenir. Öğrenmeyi öyle korkutucu bir şey gibi görmez artık.
“Bu sevinçli an gelince birinci doğal düşmanını yendiğini çok iyi bilir insan.”
“Hemen mi olur bu, don Juan, yoksa azar azar mı?”
“Azar azar olur, ama korkusunun kaybolması çabucak olur. Birdenbire olur.
“Ama yeni bir şeyler gelirse başına, gene korkmaz mı adam?”

Seattle Sanat Müzesi
“Hayır korkusunu bir kez yitirmeye görsün insan, artık yaşamında korku nedir bilmez. Korkunun yerini zihin berraklığı alır – korkuyu silen bir zihin berraklığı. Artık, o kimse ne istediğini biliyordur; o isteklerini nasıl doyuracağını da biliyordur. Yeni öğrenimleri kazanmak için adımlarını nasıl atması gerektiğini sezer; her şey apaçık çıkmıştır ortaya. Artık hiçbi şey saklı değildir bu adamdan.

“Bu da ikinci düşmanın karşısına çıkarır onu: Berraklık! Ulaşılması o denli zor olan zihin berraklığı korkuyu kovar, ama kör eder insanı aynı zamanda.
“İnsanın kendisinden kuşku duymamasına yol açar; istediği şeyi yapabileceği inancını verir ona. Çünkü o kişi artık her şeyi apaçık görebilmektedir. Berraklığın yüreklendirdiği kişi, bi türlü durmak bilmez. Ama büyük bir hata yapmaktadır. Bu işin bir eksik yanı vardır. Adam kendisini bu sözde güce bırakırsa, ikinci düşmanına boyun eğmiş sayılır. Ve öğrenme diye bi şey kalmaz. Sabırlı olması gereken yerde aceleci olacak, ya da acele edilmesi gereken yerde sabırlı olmayı seçecektir. Zaman gelecek, artık yeni bir şey öğrenme yetisini yitirecektir.”
“Bu tür bir yenilgiye uğrayan kimseye ne olur, don Juan? Ölür mü?”
Hayır, ölmez. İkinci düşmanı, bu adamın bi bilgi adamı olma çabasını kösteklemiştir; artık bu adam, bilgi adamı olmayı istemek yerine, devingen, kıvrak bi savaşçı olmayı yeğleyebilir… Ya da soytarı olmayı. Ne var ki, kendisine pek pahalıya mal olan o berraklık hiçbir vakit karanlığa ve korkuya dönülmeyecektir. Yaşamı boyunca her şeyi açıkça görecektir; ama yeni bi şey öğrenemeyecektir, öğrenme özlemi çekmeyecektir.”
“Ama, yenilmemek için yapabileceği bir şey yok mudur?”
“Korkuyu nasıl aşmışsa yine öyle yapmalıdır; berraklığa meydan okumalıdır. Elde ettiği berraklığı, önünü daha iyi görüp yeni adımlarını ona göre atmak için kullanmalıdır. En önemlisi de, berraklığının bi yanlışlık sonucu ortaya çıktığını düşünmelidir. Ve öyle bi an gelecektir ki bu berraklığın, gözleri önündeki bir noktadan başka bi şey olmadığını anlayacaktır. Böylece ikinci düşmanını da yenmiş olacaktır; artık hiçbi şeyin ona zarar veremeyeceği bi yere ulaşacaktır. Bu, bi hata olmayacaktır. Bu, gerçek bi güç olacaktır.”

“Bu yere ulaşınca, ardından koştuğu güce sonunda kavuştuğunu bilecektir. Ne isterse yapar artık bu güce. Dostu, onun buyruğundadır artık. Ne isterse, yasa odur. Çevresinde ne varsa görmektedir. Ne var ki, üçüncü düşman dikiliverir karşısına: Güç!

“Düşmanların en güçlüsüdür güç. En doğal şey, ona boyun eğmektir. Öyle ya, o kimsenin buyruğunda değil midir güç!? Buyurur; kimi sakıncaları göze ala ala kendi yasalarını kendi yapar. Çünkü buyruk ondadır.
“Bu durumdaki birisi yaklaşmakta olan üçüncü düşmanın pek farkına varmaz. Bi bakmışsın, birdenbire haberi bile olmadan yitirivermiş savaşımı. Düşmanı, onu, kıyıcı, tutarsız bi adam haline göre getirivermiş…”
“Gücünü yitirir mi?”
“Hayır, berraklığını da gücünü de hiçbi vakit yitirmez.”

“Bilgi adamından farkı nedir, öyleyse?”
“Kendi gücüne yenilen bir kimse, onu doğru dürüst yönlendiremeden ölür gider. Yazgısının üstüne yük gibi biner gücü. Böyle birisi kendini yönetemez ve bilmez gücünü ne zaman ya da nasıl kullanması gerektiğini.”

“Bu düşmanlardan birine yenilirsen, bu kesin bir yenilgi mi demektir?”
“Evet, kesin yenilgi olur bu. Bu düşmanlardan biri adamı yenmeyegörsün, artık yapacak bi şey kalmaz.”
“Örneğin, güce yenilen bi adam yanlışını görerek durumu düzeltebilir mi?”
“Düzeltemez. Bi yenilmeyegörsün, işi bitmiştir artık.”
“Ya geçiciyse güce aldanması; ya gücü teperse zamanında?”
“Savaşın sürüyor sayılır o halde. Hala bilgi adamı olmaya çalışıyor demektir bu. Artık hiç çabalamıyorsa, kendini koyuverirse yenilmiş olur bu kimse ancak.”
“Ama don Juan, bir insan yıllarca korkuya yenik düşebilir ve sonunda korkusunu yenebilir.”
“Hayır, doğru değildir bu. Korkuya kapılırsan, korkuyu yenemezsin; çünkü öğrenmekten ürküyorsundur ve öğrenmek için çaba göstermiyorsundur. Ama korkusunun içinde yıllar boyunca sürdürürse öğrenme çabasını, ola ki korkusunu yenebilir. Çünkü kendini korkuya bütünüyle bırakmamıştır.”

“Üçüncü düşmanı nasıl yeneriz, don Juan?”
“Ona karşı çıkarak. Bile bile… Kendimizin gibi görünen gücün, gerçekten kendimizin olmadığını kavrayarak… Bütün öğrendiklerimizi dikkatle ve inançla kullanarak, sürekli olarak sınırlarımızı zorlamayarak… Kendimizi denetleme durumunda, berraklığın ve gücün hatalardan da kötü olduğunu görebilirsek, her şeyi denetimimiz altında bulundurduğumuz bi noktaya erişebiliriz. İşte o noktada gücümüzü nasıl ve ne zaman kullanabileceğimizi biliriz. Üçüncü düşmanı böylece yenmiş oluruz.

“Bu da insanı öğrenim yolculuğunun sonuna getirir. Bi de ne görürsün! Sonuncu düşman karşına dikilmiş durmaktadır. Yaşlılık! Düşmanların en acımasızıdır bu. Hiç bir zaman bütünüyle yenemeyeceğimiz bir düşman… Sürekli olarak savaşıp, uzak tutmaya çalışmaktan başka yapılacak bir şey yoktur.”


“İşte bu dönemde insan hiçbir şeyden korkmaz; zihni berraktır, sabırsız değildir- bütün güçleri denetimi altındadır. Ne var ki, bu dönem aynı zamanda direngen bir dinlenme arzusunun ortaya çıktığı bir dönemdir. Bir yere uzanmak, unutmak isteğine bırakırsa kendini; yorulur yorulmaz sürdürdüğü çabayı bırakırsa, son raundu kaybetmiş olur. Titrek, yaşlı bir yaratık haline sokuverir onu düşmanı. Çekilme arzusu, tüm berraklığını, gücünü ve bilgisini bastırır.

“Ama insan silkinir de yorgunluğundan sıyrılır, yazgısının gerektirdiği yaşamı sürdürürse, bu son yenilmez düşmanıyla savaşımda bir an dahi olsa başarılı olursa, işte o zaman bilgi adamı olmuş demektir. Berraklığın, gücün ve bilginin egemen olduğu bu an, yeterlidir onun için.”





22 Temmuz 2012 Pazar

PAZAR SİNEMASI



Yaz mevsimini açık hava sinemaları kadar güzelleştiren kaç şey var acaba? 


*****

 DAİMA KALBİMDESİN

Birsel Film takdim eder


 *****

Yapım: 1962 - Türkiye

Tür: Dram

Yönetmen: Nejat Saydam

Oyuncular:
Sadri Alışık
Reha Yurdakul
Belgin Doruk
Vahi Öz
Nuray Uslu
Tamer Yiğit
Avni Dilligil
Ahmet Tarık Tekçe
Nuray Uslu
Dursune Şirin 

Müzik Düzenlemeleri:
Metin Bükey 

Görüntü Yönetmeni: Turgut Ören

Senaryo: Nejat Saydam, İlhan Engin, Özdemir Birsel

Yapımcı: Özdemir Birsel

19 Temmuz 2012 Perşembe

Kalenin Bedenleri

Fotoğraf: Bodrum Kalesi, Sualtı Arkeoloji Müzesi

Ülkemiz bir açık hava müzesi.

Kazmayı vurduğumuz, azıcık eşelediğimiz her yerden tarih fışkırıyor.

Günümüzde sanayileşmenin ve aşırı tüketimin dünyamızın bugünü ve geleceği üzerindeki olumsuz etkileri ise her geçen gün daha fazla duyumsanıyor.

Geçerli toplumsal düzende insanın yaşamını sürdürebilmesi için ekonomik döngünün de bir şekilde devam etmesi gerekiyor.

Öyleyse gelin beraber düşünelim, gerek üretimi süresince, gerekse atık haline geldikten sonra dönüştürülmesi ve depolanması çevre sağlığına ağır bir yük olan sanayi ürünlerinin yerini bir ölçüde ne alabilir yakın gelecekte?

Kültür ve sanat ürünleri olabilir mi?

Neden olmasın ki?

Mikro kültürler toplumların parmak izleri, özgün markaları. Bu değerleri siyaset sahnesindeki ayrımcılık rollerinden azat edebilir de, gerçekte ait oldukları kültür hayatının merkezine yerleştirebilir ve faydalanmayı bilirsek, toplumsal hayata ve ekonomiye çok önemli katkıları olabilir. 

Ülkemizden bir Picasso, bir Mozart ve yeniden bir Mimar Sinan çıkartabilmenin, yani geleceğe ve insana yatırım yapmanın, ne kadar önemli olduğunu anlama ya da hatırlama zamanı gelmiş olabilir mi acaba?

***









***
Photo: Bodrum Museum of underwater archeology
Turkiye is an open air museum literally.

Out of every tiny peace of earth we dig, history grows out like a wild flower.

In today’s world, marked by over-industrialization and over-consumption,  the negative impacts are felt more heartily each day.

The wheel of economy has to continue to turn in order to back up the current social system. So, let’s brainstorm on what should replace the industrial products to some extent in the near future.

Could they be the products of culture and arts?

Very probable.

Micro cultural values are fingerprints of societies. We can also call them societal brands. If we can set those value sets free from the chains of politics, they may find their correct position in cultural life.

And if we start to invest more energy and budget in fostering them, we can see the high return on the medium term.

Don’t you also think that it is time for accepting the importance of having a Turkish Picasso, a Mozart or a new Mimar Sinan in our country, through investing more in our society and the future…

15 Temmuz 2012 Pazar

Çivi çiviyi söker - 1

“Kaydolalım da ne olursa olsun diye düşünüyoruz. Hatice’yle dışarı çıktık, birbirimize bakıyoruz. Ne Hititoloji’nin ne de Sumeroloji’nin ne olduğunu biliyoruz. Arkeolojiyi bile duymamışız o güne kadar.”
 
Yaşadığımız çağa özgü büyük olaylar ve tesadüfler…  Her ikisi de bireylerin kaderi üzerinde kalıcı etkileri olan şeyler.  2002 yılında yayınlanan bir nehir söyleşi kitabından, Çivi Çiviyi Söker’den bazı bölümlere yer vereceğim birkaç yazıya bölerek. Üretken, mücadeleci, aydınlık hayatıyla, gerçek bir örnek insan olan Muazzez İlmiye Çığ’ın yaşam öyküsüne paralel olarak, ülkemizdeki ekonomik ve toplumsal koşulların nerelerden nerelere geldiğini ve Cumhuriyetin toplum hayatı içinde algılanmasında ne gibi bir dönüşüm yaşandığını daha yakından görebilmemiz için. İyi Pazarlar,
  
İllüstrasyon: St. Louis, Palm Beach Life dergisi, 
Carter/Brown tarafından yapılmış, 1975
Annemin de, babamın da ailesi Kırım’lı. Babaları Kırım Savaşı sırasında göçmen olarak geliyorlar Türkiye’ye. Dedelerimin ikisi de Türkiye’ye küçük yaşta ve elleri avuçları boş olarak gelmişler. Anne tarafı Bursa’ya yerleşmiş, Baba tarafı ise Merzifon’a. Annemin babası çok vatanperver, Atatürk’e ve inkılâplarına çok düşkün biriydi. Her bayramda, özel kurabiyeler yapar, kardeşimin boynuna bir kumbara asarak onu da yanına alır, yoldan geçenlere kurabiye ikram ederek Kızılay’a (o zaman Hilaliahmer denirdi) yardım toplardı. Çok aydın insanlardı. Dedemin evine kadınlı-erkekli misafir gelirdi o zaman. Kaç-göç yoktu evinde.

Babamın genlerinde vardı herhalde aydınlık. Daha o zaman kızına ilim yaptırmayı düşünmek?.. Hep kızım sana bu adı koydum, ilim sahibi olasın diye derdi. Ama ben bunu idrak edemiyordum. Hatta müzede çalışırken İlmiye adını hiç kullanmadım. Ne zaman emekli oldum, bir de baktım Emekli Sandığı’ndan gelen kâğıtta İlmiye yazıyor. O sırada İngiltere’den de bir profesör meslektaşım buraya gelmiş, benim numaramı bulmak için telefon rehberine bakıyor, orada da Muazzez İlmiye yazıyor. Arapça bilirdi o. Görüştüğümüzde ilk sorduğu şey şu oldu: Siz bu ismi acaba emekli olduktan sonra mı aldınız? Yok, babam koymuş, dedim. Hayret etti. Ondan sonra kendi kendime, ben bu ismi artık kullanmak mecburiyetindeyim, dedim. Bu çok önemli benim için. İlmiye adı, keman ve Fransızca dersler… Bana çok ilginç geliyor.

Babam medresede okurken, annemin dayısının oğlu da orada okuyormuş. Çok iyi arkadaşmışlar. O babama, ille benim yeğenimle evlen sen, diye tutturmuş. Yani tanışarak evlenmemişler, ama iyi anlaştılar. Tabii her ailede olduğu gibi bizde de sıkıntılar oldu. O sıkıntıları beraber göğüslediler. Annem okumamıştı ama çok akıllı, ileri görüşlü bir kadındı; babama ayak uydurdu. Babam da okunacak bir şey aldı mı, gazete filan, ortadan okurdu. Biz de dinlerdik. Evde devamlı eğitim vardı. Annem eski harfleri biliyordu. Kuran okurdu. Yeni harfler çıkınca onları da öğrendi hemen. Son derece güzel mektuplar yazdı daha sonra. Kocam, bu kadın bir okusaydı önünde durulmazdı, derdi. Hakikaten öyleydi rahmetli. Her ikisi de çok aydın insanlardı. 

Babam öğretmen. İlk olarak Armutlu’ya tayin oluyor, küçük bir nahiye, savaş yılları çok sıkıntı çekmişler. Annem o günleri anlatırken, dört ayda bir maaş aldığımız zaman sevinçten oynardık, derdi. Dünya savaşının en civcivli yılları. Ekmek bulamıyoruz, diyordu annem, mısır unundan ekmek yapıyorlardı, bir akraba çocuğu ile ekmek kırıntılarını toplardık sofradan.
Babam oradan Pazarcık’a tayin olmuş, Bursa’nın bir kazası. Biz oradayken İnönü savaşları başladı. 

*
Fotoğraf: Küçük Muazzez ve ailesi
İkinci İnönü Savaşı’nda düşman geliyor. Babam o günleri anlatırken, bir tek top vardı; bizim askerler bütün tepelere soba boruları koymuşlar, topu o tepeden bu tepeye dolaştırıp ateş ederek, çok top varmış izlenimi yaratmaya çalışıyorlar, derdi. Bu sırada düşman Pazarcık’a giriyor. O gün babam mektebin büyük bayrağını alıp eve geldi. Annem, ne yaptın seni öldürecekler, diyordu. O da, ilk yapacakları bayrağı yırtmak, nasıl bırakırdım, diyordu. Tabii bizi dışarı çıkartmadılar. Küçük kardeşim iki yaşında o zaman, eline bir bıçak alıp, Yunanlıları keseceğim, diye çıkmış. Evde büyük telaş, neyse yakalayıp getirmişler. 

Yunan komutanı kaçtıktan sonra, başlarında İsmet Paşa olduğu halde, bizim ordu gelmiş. Annem onları anlatırken, ayaklarında doğru dürüst pabuç bile yoktu, oysa Yunanlılar baştan aşağı giyimliydi, bol yiyecekleri vardı; o kısa zaman zarfında Pazarcık’ın içi konserve kutularıyla dolmuştu der. İsmet Paşa gelince karargâhı okula kuruyor. Asker o kadar kıt ve değerli ki, babam emir eri yerine ona hizmet ediyor. 

1924 Mayısı’nda Bursa’ya geldik. Evlerde değil, sokaklarda elektrik vardı. Bursa’daki tek özel okula kaydettirdi babam beni.  Ünlü karikatürcü Cemal Nadir de o okulda resim öğretmeniydi. Babam otuz lira maaş alıyordu, üç lirası benim okuluma veriliyordu. Çok büyük fedakârlık. Okulda iki sene keman dersi aldım. Tekniğim vardı, dikkatim vardı, fakat kulağım yoktu. Herkes uyurken, sabah beşte kalkar keman çalışırdım. Okulu bitirirken müsamere yapmıştık. Orada solo olarak Shuman’ın “Rüyalar” parçasını çalmıştım ve hocalarım tebrik etmeye geldiklerinde heyecandan iki gözü iki çeşme ağlamıştım. Öğretmenlikte keman bilmem iki şeye yaradı; ilki o zaman halk oyunları yoktu, dışarıdan alınma ront dediğimiz oyunlar vardı. Ben müsamerelerde kemanla onları çalardım çocuklara. İkincisi, Cumhuriyet’in 10. Yılında ben önde, talebeler arkamda, kemanla “10. Yıl Marşı”nı çalarak Eskişehir sokaklarında dolaşmıştık. Ama dediğim gibi, kabiliyet pek yoktu, gayret vardı. 

Benim isteğim öğretmen olmak değildi de, mecburiyetim vardı. Ama çocukları sever, onları eğlendirmeyi bilirdim. Yaşamım boyunca öğretmeyi sevdiğime göre karakterimde öğretmenlik varmış. Baba mirası olsa gerek.  Okumayı severdim. Romanlar okurdum. Bulduğumu okurdum. “Polyanna” çıkmıştı, ondan çok etkilenmiştim. Bir de “Bir Eşeğin Hatıra Defteri” adlı kitaptan çok etkilenmiştim. Aman, onu okuyup zavallı eşeğin çektiklerine ne ağladım, bilemezsiniz. Sonra birdenbire, bir daha acıklı şeyler okumayacağım, diye bir karar verdim. 

*
Dışarıdan lise bitirme imtihanlarına çalışırken, o sırada Dil Tarih Coğrafya Fakültesi açılmış. Babam bunu duymuş, hemen bana geldi, Muazzez, Ankara’da bir fakülte açılmış öğretmen okulu mezunlarını da alıyorlarmış, dedi. Çok hoşuma gitti tabii. Fakat bir an düşündüm. Evin borcu var. Bizim zamanımızda çalışan kızlar ailelerine yardım ederlerdi. Biz de yeni ev almıştık. Biraz borçlanmıştık. Benim maaşım olduğu gibi gidiyordu. Saklı gizli yoktu evimizde, Bütün para bir yerde dururdu. Kim isterse gidip alabilirdi, ama kimse de gidip almazdı onu. Ben okumaya gidersem, benim bütün maaşım gidiyordu babamın elinden, ayrıca bir de bana bakacaktı orada. Bu nasıl olacak? Mümkün değil. Onun için bunu ilk söylediğinde fazla üzerinde durmadım.

Fotoğraf: Serhat Öztürk ve Muazzez İlmiye Çığ
Sonra arkadaşım Hatice bana bir mektup yazdı. Mektubunda herkes gidiyor, bir seninle ben kaldık, diyor. Ben de cevap yazıp, toparlan bu akşam gidiyoruz, dedim. Daha 22 yaşında bile yokum. Kimse, nereye gidiyorsun, diye sormuyor. Hadi benim ailemi bırakın; Hatice’nin babası Birinci Dünya Savaşı’nda şehit olmuş. Ondan sonra da annesi ölmüş. Halası bakıyordu ona. Hatice anne kabul ederdi onu. “Annesine” Hatice bakıyor, onun da bir şehit aylığı var. O gayet dindar bir hanımdı, ama o da Hatice’ye katiyen müdahale etmiyor. Akşama kadar her işimizi bitirdik, gece trenine bindik ve ertesi gün Ankara’ya geldik. Hiçbir yeri bildiğimiz yok. 

Okul 1935’in Aralık ayında açılmıştı, biz gittiğimizde Şubat’ın 15’iydi. Öğretmen okulundaki tarih hocamız Fakiye Öymen, sonra mebus olmuştu; önce ona gidelim, kaydımızı onun vasıtasıyla yaptıralım dedik. Hemen fakülteye telefon etti, bunlar en iyi talebelerim, hemen kayıtlarını yapın, dedi. 

Fakülteye geldik. Hangi şubeyi istiyorsun, dediler. Ben Fransızca, dedim. Hatice de başka bir şey söyledi. Müdür Fransızca şubesi çok kalabalık, size hocası yeni gelen bir bölüm tavsiye edeyim, dedi. Nedir o dedik. Hititoloji. Yanında da Sumerolojiyle, Arkeoloji alacaksınız dedi. Peki, dedik. Kaydolalım da ne olursa olsun, diye düşünüyoruz. 

Hatice’yle dışarı çıktık, birbirimize bakıyoruz…

Çivi çiviyi söker "Muazzez İlmiye Çığ kitabı" Söyleşi, Serhat Öztürk
Türkiye İş Bankası, Ocak 2002

13 Temmuz 2012 Cuma

Baharlar şiirsiz olmaz da, yazlar olur mu?


 Sicilyalı balıkçı

Yüz sene sonra bugünkü dünyadan
Bir tek insan kalmadığı gün,
Sicilya sahillerinde yasayan bir balıkçı
Bir yaz sabahı ağlarını atarken denize
Her zamankinden daha geniş gökyüzüne bakıp
Benden bir mısra mırıldanacak
Şarki halinde bu dünyadan Mehmet Ali isminde bir sairin
Gelip geçtiğini bilmeksizin...

Bu güzel düşüncenin
Olmayacağından eminim
Fakat nedense bu iş
Benim pek tuhafıma gidiyor.

Orhan Veli Kanık

Seramik pano: Füreya Koral
Kimsem
Öyle bir söz söyle ki bana
Kimselere söylemediğin
Ve hiçkimse sana söylememiş

Sana bir söz söylemeliyim
Kimselere söylemediğim
Ve hiçkimse bana söylememiş

Aziz Nesin, 26 Şubat 1991








 Seramik pano: Bedri Rahmi Eyüboğlu
LIFE IS BUT A DREAM 

Boat, beneath a sunny sky
Lingering onward dreamily
In an evening of July--
        
Children three that nestle near,
Eager eye and willing ear,
Pleased a simple tale to hear--
        
Long has paled that sunny sky;
Echoes fade and memories die;
Autumn frosts have slain July.
        
Still she haunts me, phantomwise,
Alice moving under skies
Never seen by waking eyes.
        
Children yet, the tale to hear,
Eager eye and willing ear,
Lovingly shall nestle near.
        
In a Wonderland they lie,
Dreaming as the days go by,
Dreaming as the summers die;
        
Ever drifting down the stream--
Lingering in the golden gleam--
Life, what is it but a dream?

Lewis Carroll (1832-1898)

10 Temmuz 2012 Salı

İstanbul’da ‘bir İngiliz adam’

Yaz mevsimi kat kat giysilerimizden sıyrıldığımız ve güneş, deniz, kum üçlüsünün bizi formda olmaya iyice zorladığı aylar. Beslenme ve hareket alışkanlıklarımızı gözden geçirmek için de uygun zamanlar. Beslenme alışkanlıkları toplumdan topluma büyük değişiklikler gösteriyor. Haber programlarının yüzü olarak iyi tanıdığımız,  Dr. Yasemin Bradley ve Anthony Bradley özellikle evliliklerinin ilk döneminde bu farklılıkları aşmak için epey uğraş vermişler. Gelin kanıksadığımız kimi alışkanlıklarımıza bir de İngiliz damadın gözünden bakalım:


Anthony Bradley anlatıyor: “İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde geçen on yılım boyunca birçok yeri dolaştım. Güzelliği ve ikliminin yanı sıra tarihi ve misafirperver insanları benim tekrar tekrar Türkiye’ye dönmeme neden oldu. Ordudan ayrıldıktan sonra geçtiğim psikoterapi kariyerimde, Kosovalı mülteci hastalarımla uğraşmaktan müthiş yorulduğum bir dönemde acil bir tatile ihtiyacım olduğuna karar verdim. İyileşmek için Fethiye yakınlarındaki Huzur vadisini seçtim. Sadece ben değil, binlerce insan gibi Yasemin Özdemir de 17 Ağustos depreminden doğrudan etkilenmiş, buna rağmen bir de bu trajediyi ve sonrasının haberlerini aktarmak için uzun süre çalışmak durumunda kalmıştı. Ayrı ülkelerden olan, yaşama dair düşüncelerini değiştirme aşamasındaki iki insanın şans eseri karşılaşması… Tam bir güneş tutulmasıydı!

Artık zamanımızı Türkiye ve İngiltere arasında mekik dokuyarak geçiriyoruz. Ve birlikte Türk ve İngiliz kültürleri arasında olan farklılıkları, kültürel mayın tarlasını yavaş yavaş uzlaşarak geçiyoruz. Bence iki ülke arasındaki en dikkat çekici farklılıklardan biri de insanların yiyeceklerle ilişkisi.

Dikkatimi çeken ilk şey ikram edilen yiyecek miktarının aşırılığıydı. İngiltere’de ana yemeğin akşam yemeği olduğu, çok hafif bir kahvaltı ve öğlen yemeğinden oluşan bir yeme düzenine alışkındım. Kahvaltı ve öğlen yemeğim sadece tek çeşit yemekten oluşur ve akşam yemeğim nadiren iki çeşide çıkardı. Bu da ya başlangıç için bir çorba ya da haftada bir kez küçük bir tatlı olurdu. Oysa Türkiye’de günün herhangi bir saatinde zaten üç çeşit yemek ikram ediliyor ve tabak dağ gibi dolu oluyor.
 Türk Tony
Türk tatlılarının çoğundaki şeker bana çok fazla geliyor. Hemen her yemekte tatlı var ve hiç kimse bir taneyle yetinmiyor. Hemen her yörenin ünlü bir tatlısı var gibi ve her gittiğim yerde insanlar, bana şimdiye kadar hiç yemediğim kadar tatlı yiyeceği gururla sunuyorlar. Bu İngiltere’de çok sık görülen bir durum değil. Daha çok küçük yaşlarda annem bana tatlı şeylerin dişlerim ve sağlığım için iyi olmadığını öğretmişti. Bu mesajı okula gittiğimizde öğretmenlerimiz de sürekli tekrarladılar.

Çoğunlukla yemeklerimi evde kendim pişiririm. Sekiz yaşımda annem bana ilk yemek tarifini öğrettiğinden beri yemek yapmayı severim. Bu bana yıllar boyu bağımsız bir yaşam olanağı sundu, ama Türkiye’de yemek yapan erkeğin parmakla sayılacak kadar az olduğunu gördüm. Aynen benim gibi dünya mutfaklarından örnekleri de yapmasını bilen ve iyi bir aşçı olan arkadaşım gazeteci Coşkun Aral vb. birkaç istisna dışında, evde yemek pişiren Türk erkeği ile karşılaşmadım. Yemek yapmayı sadece bir zevk olarak değil, aynı zamanda beslenme şeklimi kontrol için bir yol olarak görüyorum. Öncelikle ne istiyorsam ve ne zaman istiyorsam yiyebiliyorum. Besin değeri düşük, aşırı yağlı hazır yiyecekleri yemek, sürekli dışarıda beslenmek zorunda kalmıyorum. Mutfağın kadına ait bir yer, yemek pişirmenin kadın işi olduğunu düşünene bir toplumda birçok bekâr erkeğin sağlıksız seçim yapmak zorunda kalacağı kesin.

Belki de “Türk Tony” fotoğrafını en iyi açıklayacak olan son gözlemim, Türkiye’de egzersiz yapmanın zorlukları, spor alanlarının eksikliği. İngiltere’de sıradan bir haftada 3 kere iki kilometre yüzer, en az bir kere tenis oynar ve her gün en az yarım saat yürürüm. Ama Türkiye’de bunun küçük bir bölümünü bile gerçekleştirmekte zorlanıyorum. Bu yüzden kaslarım azalıp, kilom artmaya başlıyor. Türkiye’de yüzme, tenis ve diğer sporları yapabilmek için, dünyanın en pahalı şehirlerinden biri olan Londra’dan 10 kat kadar daha fazla ödemek zorunda kalmam beni şok etti.  


İngiliz Tony
Üstün üstlük gezdiğim birçok şehirde yolların yayaları ve bisiklete binenleri düşünerek yapılmamış olduğunu gördüm. Eğer Türkiye’de bu yollarda egzersize kalkışırsanız yaşamınız tehlikede demektir. Ben de artık Türkiye’deyken daha az yiyerek ve egzersiz olanaklarını maksimum şekilde değerlendirerek kilomu korumaya çalışıyorum.

Bir gecede sağlıklı ve formda olmak mümkün değil. Bunların birbirleriyle sinerjik olduğunu unutmadan kendiniz için ekstra zaman ayırmalısınız. Ben, yaşamda değişiklik yapmak isteyen bir insanın yapması gereken en önemli şeyin, öncelikle kafasını bu değişikliğe hazırlaması gerektiğine inanıyorum. Eğer gerçekten isterseniz gidişatı değiştirebilirsiniz. Kendi geleceğiniz için bir karar alın ve bugünden itibaren sağlıklı yaşamaya, sağlıklı beslenmeye başlayın.

***

Bradley mutfağından kolay hazırlanan,  besleyici yaz tatlıları

Konyakta bekletilmiş erik
1 kase kuru erik
1 bardak konyak

Kuru erikleri bir gece konyakta bekletin. Yanında 1 top light vanilyalı dondurma ile ikram edin.

Meyveli dondurma
2 şeftali veya 2 küçük kase çilek
1 kase yağsız yoğurt

Meyveleri yoğurtla birlikte robottan geçirip püre haline getirin.
Dondurma kaselerine koyarak buzlukta dondurun, ikram etmeden önce kısa bir süre çözülmesini bekleyin.

 

8 Temmuz 2012 Pazar

Lost in Translation II , ya da çeviride kaybettiğini ünlemlerde bulasın!

Bir dilde kelimeler ne kadar önemliyse, kelimelerin arasındaki ilişkileri ve hiyerarşiyi düzenleyen, onların aralarını açan veya birbirlerine bağlayan noktalama işaretleri de onlar kadar önemli. Kelime sınıflandırmasına sokamayacağımız ama dili, ifadeyi zenginleştiren, renklendiren ünlem nidaları da, her ikisiyle aynı derecede değerli. Kendi içinde adeta bir müziği olan ünlem nidalarının da ülkeden ülkeye değiştiğini biliyor muydunuz?

Sıcaktan of’laya pof’laya, derin derin ah çekerek, bavul hazırlıyor veya henüz hazırlayamıyorsanız, elinize serin bir içecek alarak mola verip, eğlenceli bir şeyler okuma zamanınız gelmiş demektir. 2006 yılında Tokyo Büyükelçiliği Ekonomi Müşavirliği biriminde görevli olarak 4 yılını geçirmiş olan Onur Ataoğlu’nun ‘Japon Ne Yapmış’ adındaki gezi/anı denemelerini topladığı ikinci kitabı bu amaca çok uygun. İyi tatiller,


Japon Ünlemleri, Onur Ataoğlu

Japonların en kendilerine has özelliklerinden bir de, çıkardıkları özgün sesler ve ünlemlerdir. Genelde hayret ünlemleri, onaylama cümlecikleri, sevinç ve mutluluk çığlıklarıyla, yeme-içme sırasında çıkardıkları ilginç sesler birer kültür öğesi olarak korunmakta ve kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır; hatta bu seslerin UNESCO dünya kültür mirası listesine eklendiği de söylentiler arasındadır. Bu seslerin en dikkate değer özelliklerinden biri, Japonların kibarlıklarından, naifliklerinden ve cüsselerinden beklenmeyen şiddette ve değişik vurgularla çıkarılıyor olmasıdır.
Soğuk bir kış günü Yokohama'da büyük bir alışveriş merkezinin yemek katında kahve içiyordum. Yanımdaki masaya genç bir çift gelip karşı karşıya oturdu. Kız, zannedersem, on sekiz-on dokuz yaşlarında, en fazla bir buçuk metre boyunda, iri küpeleriyle beraber kırk kiloyu bulamayacak minnacık bir insan maketi; karşısındaki oğlana sivrisinek vızıltısı gibi bir sesle mıy mıy bir şeyler anlatıyor. Ben kahvemi bitirdim, ayağa kalktım ve baktım ki kızın sandalyesinin arkasına astığı paltosu benim ayaklarımın dibine düşmüş.

Ya paltonun üzerinden atlayıp yoluma devam edecektim, ya da paltoyu alıp geri sandalyeye asacaktım. Nazik bir insan olarak benden bekleneni yaptım ve paltoyu yerden aldım, ama baktım ki paltoyu sandalyeye asmaya kalkışmak kızın sırtıyla fiziksel temas gerektirecek, ben de arkası bana dönük olan kıza hafifçe eğilip "Sumimasen" (Özür dilerim) diyerek paltoyu uzattım. Kız mıy mıy konuşmasını kesip arkasına döndü, karşısında benim gibi bir herifi elinde paltosuyla görünce "WWWRRAAÖÖEEAAÖÖHH" şeklinde özetlenebilecek 100 küsur desibellik bir ses çıkardı.
Beynim kafatasımın içinde dört dönerken, "Bu sesin hepsi bu kızdan mı çıktı, yoksa kızın dublajından sorumlu bir goril mi var etrafta" diyerek çevreme bakındım; ama yoktu... O an anladım ki, bizim minicik Japon kızı bir yaratıkmış! Bir zamanlar televizyonlarda Visitors (Ziyaretçiler) diye bir dizi vardı; dünyamıza gelmiş bazı yaratıklar dıştan bakınca insana benziyor, ama derilerini kazıyınca alttan yeşil bir sürüngen çıkıyor ve civardaki insanları yiyorlardı. Kazı-kazan'ın başka bir türü; kazı-kaybet! Kazıyorsun, alttan yeşil bir deri çıkarsa hayatını kaybediyorsun. Dizide aslen uzaylı olan bir Diana vardı; "Her sürüngen böyle olsa ben de sürünürdüm" dedirten...

İşte bu Diana'nın minik bir örneği olan Japon kızdan cüssesine dört beden büyük gelen bir ses çıkınca, Akmerkez büyüklüğündeki alışveriş merkezinde bulunan herkes dönüp bize baktı. Ben "Zavallı bir Japon kızı taciz eden edepsiz gaijin" rolünde onların bakışlarına maruz kalırken, yaratık tekrar mıy mıy konuşmaya ve küçücük bir sesle benden bin bir özür dilemeye başladı. Tekzipte bir düstur vardır: Düzeltmeyi de özgün haberin boyutlarında yapmalısın. Bağırsana tüm gücünle "Özür dilerim" diye, herkes duysun! Ama bende düşüncelerimi açıklayabilecek Japonca yok! Merakımı bastırıp, kızın derisini kazımaktan vazgeçtim, beni yemeden mekânı terk ettim.

Bu kibarcık insanların farklı sesler çıkarma kapasiteleri beni her zaman hayrete düşürmüştür. Sizinle tanıştığında kibarlıktan kırılan bir Japonu on dakika sonra yemek yerken gördüğünüzde, çıkardığı seslere inanmanız mümkün değildir. Yemeği ne kadar beğendiğini vurgulayan ve aslında kibarlık belirtisi olan abartılı bir ağız şapırtısını fazladan birkaç ünlemle (wooahh, oiiişşşş, hüüooo, vb) desteklemek racon gereğidir. En hoşuma giden ünlem gruplarından biri de, onsenlere (Japon kaplıcalarına) girerken çıkardıkları seslerdir. Kırk beş derece sıcaklıktaki suya yavaş yavaş girerken "wrrööhh, hoarrg, yoşşş" gibi bir dağarcıkla eylemlerini seslendirmeleri gerçekten seyre (ve dinlemeye) değerdir. 

Şaşırdıklarında ansızın çıkardıkları seslere bayıldığımdan, her ortamda Japonları şaşırtmak (gerekirse bu amaçla yalan söylemek) büyük zevklerimden biri olmuştur. Bidi bidi konuşurken, birden ortaya attığınız ilginç bir iddia karşısında gözleri yuvarlaklaşıp başlarını geriye atarak "HÖÖEEEE?" tepkisini vermelerine doyum olmaz. Arkasından "Hontoniii?" (Gerçekten mi?) diye tasdik ettirmek istediklerinde, "Yok canım, şaka yaptım" deyip geri adım atarsınız, ama amacınıza ulaşmışsınızdır!

En evrensel Japon ünlemlerinin başında herhalde "hai" gelmektedir. Hai, evet anlamına geldiği gibi, her yerde kullanabileceğiniz çok değerli bir ünlemdir. Japonya'daki ilk bir yılımı sadece hai kullanarak geçirdim ve hayatta kalabildim. Bir Japonla karşılaştığınızda, durum ne olursa olsun, bir hai demekten zarar gelmez; aksine faydasını görürsünüz. Karşınızdaki Japonca konuştukça, on beş yirmi saniyede bir sözünü hai ile keserek güzel bir diyalog kurabilirsiniz. Aynı durum Türkçe için geçerli değildir; her söylenene "hıı, evet" gibi cevaplar vermek, başınıza telafisi mümkün olmayan dertler açabilir!

Daha ileri düzey Japonca için, "hai"dan sonra "domo"ya terfi edebilirsiniz. Domo, anlam olarak teşekkür içermekle beraber herhangi bir durumda kullanılabilir. Özellikle alışverişlerde, restoranlarda, biri size bir şey verirken, sunarken, iki kişi arasındaki herhangi bir iletişim çeşidinde işe yarar. Gayet olumlu bir ünlemdir, hiçbir zaman ters tepmez, her kullandığınızda olumlu tepki alırsınız. Japoncanızı çeşitlendirmek için, "hai", "domo" ve "hai domo"yu dönüşümlü olarak kullanabilirsiniz. 

Özellikle "hai domo" dediğinizde Japoncanızın ne kadar iyi olduğu konusunda size iltifat edeceklerdir.
Hai ve domo konusunda yeterince aşama kaydettikten sonra "anoo"yu bilmekte fayda var. Anoo, bazen bir hayret, bazen de boşluk doldurma ünlemi; çok geniş bir kullanım sahası var. Türkçe konuşurken dimağımız durduğunda nasıl "eeee, hmmm" ile süre kazanıyorsak, anoo aynı şekilde kullanılabilir. Cümlelere anoo ile başlamak, aralarda birkaç kez anoo kullanmak racondandır, gayet doğal karşılanır. Bir şeye çok şaşırdığınızda, hayret ettiğinizde de yüksek desibelli, vurgulu bir anoo patlatabilirsiniz; şaşkınlığınızı karşınızdakine onaylatmak için, anooyu "neh" ile güçlendirmekte fayda var. "Anoo neeeh" özellikle Japon kızlarının çok sevdiği bir ünlemdir.

"Neh" ve benzeri onama ünlemleri Japonya'da çok kullanılır. Belki de bireysel kararlar almadan ziyade takım çalışmasına, oybirliğine önem vermelerinden dolayı, Japonlar bütün düşündüklerini, söylediklerini karşılarındakine onaylatma güdüsü taşıyor olabilirler. "Nee" ya da "neh" (ve bu ünlemin harflere dökülmesi zor diğer telaffuz çeşitlemeleri), biraz kadınsı bir ünlem olarak tanınır; erkekler tarafından kullanılırsa çok sert ve keskin bir "NEH" çıkarmanız gerekir. Kadınlar tarafından kullanıldığında, her iki üç cümleden birisinin giderek uzayan, inleme şeklinde bir "neeeeeehhh" ile bitişi bir süre sonra dinleyeni trans haline sokar ve hipnotize olmuş bir şekilde her söyleneni tasdik etmeye başlarsınız.

Neh her ne kadar bir onama ünlemi olsa da, dinleyenin aktif katılımını gerektirmez. Bir nevi Türkçedeki "değil mi"den bozma "di mi"ye benzer. Türkçe konuşan birinin iki cümlede bir "di mi" demesi beni gıcık eder, ama "neeh"de daha hipnotik bir yumuşaklık mevcuttur. Eğer konuşurken "neeh" sizi kesmez de, muhatabınızdan daha aktif bir onama beklerseniz, o zaman "so des" serisine geçmeniz gerekir. "So des ka?"veya "So es neh?" ünlemleri, karşınızdakini bir tepki vermeye zorlayan "Öyle değil mi ama, "Haksız mıyım yani Osmannn" benzeri anlamlar yüklüdür.

Japonya'ya ilk ayak bastığınızda daha pasaport kontrolünde karşılaşacağınız ilk ünlem "dozooo" (buyrunnn) olacaktır. Japonya'ya ilk seyahatimde, henüz uçak yolculuğunun yol açtığı sersemliği üzerimden atamamışken, pasaport kontrolündeki görevli olanca kart sesiyle bana "DOZOOO" diye bağırdığında, hemen bavulumu atıp savunma pozisyonu almıştım; adamlar "buyurun"u bile sizi dövecekmiş gibi buyuruyorlar. 

Kısacası Japonya'da size bir şey verilirken "hai, dozoo" diye bağırırsanız, iş bitmiştir. Daha fazla Japonca öğrenmenize gerek yoktur; bu ikisi uzunca bir süre sizi idare eder. Japonlarla yemeğe, içmeye, eğlenmeye gittiğinizde de, karşınızdaki konuşurken, "anooo... wrröeehh... höeee... yoşşş" gibi kibar gırtlak hareketleriyle ara sıra sözünü kesip, bu ünlemleri "So des neee?" ile güçlendirirseniz, keyfinize diğecek olmaz. Ben üç sene bu taktiği uyguladım, bazı Japon arkadaşlarım halen benim çok iyi Japonca konuştuğumu sanıyorlar.

Eğer kilit Japon ünlemlerine günlük konuşmada işinize yarayabilecek kırk elli kelimelik bir cephanede eklerseniz, Japoncayı hallettiniz demektir. Bu durumda, kendinizin ve muhatabınızın alkol derecesine göre, on dakikadan sonsuzluğa kadar uzayan bir süre diliminde sohbet edebilecek kudret damarlarınızda mevcut olacaktır. Örneğin, benim izkayalarda (Japon meyhanelerinde) yiyip içerken yeni tanıştığım Japonlarla Japonca sohbet edebilme matrisim, alkol miktarının bir fonksiyonu olarak aşağıdaki gibiydi:

Ben/ Japon (Kanto bölgesinden)/ Japon (Kansai bölgesinden)/Süre

ayık/ ayık/ 10 dakika/ 12 dakika

ayık/ sarhoş/ 20 dakika/ 22 dakika

sarhoş/ ayık/ 1 saat/ 2 saat

sarhoş/ sarhoş/ pazara kadar/ mezara kadar

Kansai bölgesinden (Osaka ve civarı) bir Japonla sohbetin Kanto bölgesine göre (Tokyo ve civarı) daha uzun olmasının sebebine gelince... Onu da Japonya'ya gidince görürsünüz!


Ahşap baskıların fotoğrafları: Japan in Transition, 1972, Japonya Dışişleri Bakanlığı Yayınları

***

Gezi, mizah ve anıları harmanlayan kitaplardan ufak bir seçki


Türk’ün topalını Çin’de görmüşler, Yalçın Pekşen



6 Temmuz 2012 Cuma

Su hayattır, hayat suda başlamıştır...


 

Yaz, sıcak, kumsal diye söze başladıktan sonra bu kelimelerin ardından ne geleceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Dünyamıza ve bedenimize yaşam veren vazgeçilmez bir element su. Yeryüzünün yaklaşık dörtte üçünü kaplayan su kütlesinin yalnızca pek küçük bir bölümü canlıların beslenmesine uygun tatlı su rezervlerinden oluşuyor. Artan nüfusun ihtiyaçları ve bilinçsiz sanayileşme, sadece bu değerli rezervleri değil, denizler ve okyanusları da giderek daha hızla kirletiyor, suları küstürüyor, ev sahipliği yaptığı birçok türün soyunun tükenmesine neden oluyor. 

İnsan suda yaşayan türlerden olmasa da, suyun içini hep merak ediyor, onunla bütünleşmek, gücünden faydalanmak için çaba gösteriyor ilk çağlardan bu yana. Suyun cömertçe sunduğu deniz canlıları ile besleniyor, sağlık ve neşe elde ediyor suyla olan dostluğundan. 

Yüzme de suda yapılan sporlar arasında, her yaşa ve kondisyona en uygun seçeneklerden biri. Yüzme stilleri arasında bir dal var ki, sağlığa olduğu kadar, göz zevkine de sesleniyor estetik boyutuyla. Senkronize yüzme, ya da diğer adıyla su  balesi bu dalın adı. Yüzme, dans ve jimnastiği birleştiren bu dal, uzun yıllar sadece bir gösteri sanatı olarak kalsa da, 1952 yılında Yüzme Federasyonu tarafından tanınarak aynı yıl düzenlenen Helsinki Olimpiyatlarında gösteri sporu olarak kabul edildi. http://www.olympic.org/synchronized-swimming
 
Amerika’lı aktris Esther Williams da profesyonel bir yüzücü olarak bu sporun kendi ülkesinde ve dünyada tanıtılmasına, rol aldığı filmlerle büyük katkıda bulunmuş. 

Ülkemizde de çocuklarımızı, gençlerimizi spor ve sanat gibi olumlu alışkanlıklara yönlendirebilmek için televizyon dizileri ve filmler gibi geniş kitlelere ulaşan araçlardan daha çok faydalanmamız gerekiyor. Yerel yönetimler sporcu yetiştirmek için yapıcı girişimlerde bulunsa da, merkezi idarenin uzun vadeli olarak bu sporda altyapı çalışmalarına daha fazla maddi kaynak ayırması ve bilinç yaratması gerekiyor. Ancak bu sayede, üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizden, dünya çapında çok sayıda şampiyon çıkartabiliriz.


 ***