29 Haziran 2012 Cuma

“Ben tâ senin yanında dahi hasretim sana.” *


* Rabia Hatun, Divan Şairi

Bekleme anlarında kendimizi oyalamak, sıkıntımızı dindirmek için ilk yaptığımız şey değil midir, önümüzde bir yığın halinde duran eski dergileri, kitapları oflayıp, poflayarak karıştırmak.  İki gerçek İstanbulseverle tanıştım geçen hafta, bekleme odalarının uzayan zamanlarında. Biri yazıya döktüğü birbirinden değerli fikirleri ile düşünce dünyamızı zenginleştirirken, diğeri de usta el işçiliği ve farklı görüşü ile çağdaş Türk resim sanatına kendi özgün rengini katmış. Füsun Akatlı ve Devrim Erbil’le İstanbul sevgisinde buluştum, iki karışlık, cilası dökülmüş bir sehpanın çevresinde. Geç tanışmış da olsak, sağlam bir dostluğun temellerini attığımızı hissettim. Söz uçmuş, yazı kalmış, resim kalmış, sevgi kalmıştı yarınlara. Değişen, dönüşen, yine de bir yanıyla hep güzel kalmayı başaran İstanbul’u hasretle sevenlere, tılsımlı bir selam gönderdiler birlikte.  

Füsun Akatlı: İstanbul’u okumak 



Bir gün eğer karanlık bir yağmur gibi canını sıkarsa yaşamak,” diyor Nâzım, “Gazâli’yi oku.” Ne zaman karanlık bir yağmur gibi canımı sıksa yaşamak, çocukluğunun şehrine âşık bir İstanbullunun onmaz hasretiyle sürüklendiğim Ankara yıllarımı hatırlarım. Otuz küsur yıl, hep kaçamaklarla bir arada olunabilmiş bir sevgili.

Ne zaman karanlık bir yağmur gibi canımı sıksa yaşamak; -Gazali’yi denedim, olmadı!- ben o Ankara yıllarımda dönüp dönüp sevgili mektupları gibi okuduğum İstanbul’u hatırlarım. Daha Istanbul –ve hele hele Pera- nostaljisi salgını başlamamıştı. Okuduğum İstanbul; bilenlerin İstanbul’u, sevenlerin İstanbul’uydu.
Uzakta olduğum için belki, belki bir büyü bozmanın korkusuyla, eski bozulmamış halini değil de, olduğu gibiliğiyle ta kendisini özlerdim ben İstanbul’un o yıllarda. Zaten, benim tanıdığım zamanıyla, 50’lerin hele 60’ların İstanbul’u ne kadar “bozulmamış” sayılabilirdi ki? Mihrapsa, o mihrabı işte, semt semt, sokak sokak, bahçe bahçe inşa ederdim karanlık yağmurun altında kalmış Ankara gecelerine. 

Sonra, 83 yılının sonlarına doğru İstanbul’a dönüp yerleştiğimde, bir akşamüstü vapurla Eminönü’nden Bostancı’ya dönerken, tokat gibi patladı yüzümde yeni İstanbul’un gerçeği. Meğer onbeş yıldır hiç Marmara’dan bakmamışım ona. Artık tevile gelecek, görmezden gelinecek yanı kalmamıştı yıkımın. Yıkım, paradoksal bir biçimde, yapılanma olarak karşımdaydı. Oteller, apartmanlar, işhanları, yok olan yeşil alanlar, kaybolan espaslar, şehrin merkezinden genişleyen tehdit edici halkalarda sınırlı değildi artık. Sayfiyedeki sahiller, korular, bahçeler, köşklerdi, baktığımda yerlerinde yeller esmek ne söz, yel sızdırmaz duvarlardı yükselen. 

O gün bu gündür, “ben ta senin yanında dahi hasretim sana” diyerek, içinde yaşadığım İstanbul’u aradığımda, özlediğimde; sokaklarına, meydanlarına değil, kitap sayfalarına dalıyorum. Ne zaman karanlık bir yağmur gibi canımı sıksa yaşamak, İstanbul’u okuyorum gözlerim kapalı.

Yahya Kemal’i baştan başa, semt semt okuyarak başlatılabilir bu yolculuk. Ama ben ona sadece, İstanbullunun yok olan baharını ve hiç yok olmayacak şiirini anımsamakta başvuruyorum İstanbul okumalarımda:


“İstanbul’un öyledir baharı
Bir aşk oluverdi aşinalık
Aylarca hayal içinde kaldık
Zannımca Erenköyü’nde artık
Görmez felek öyle bir baharı”

Bir şikâyet değil, bir hayıflanmadır Yahya Kemal’in Erenköy’ü. O Erenköy’ki, on yıldır her bahar, baharın en umutlu ilk gününde, bir âyin gibi, bir oyun gibi, sokak sokak tarıyorum; Erenköy kazan ben kepçe, ne o baharı, ne o aşinâlığı… Bulamıyorum.

“Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. (…) Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gadardır. Zengini lâkayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek. Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”

Tam alıntının sonuna gelirken anladınız. Sait Faik bu. Yıl en geç 1954 bunları yazdığında. Daha bizim kuşak okumayı yeni sökmüş. Nostalji edebiyatının hevesli gençleri, Sait Faik’in İstanbul’una bugünün İstanbul’undan daha yabancı. Burgazada’nın hikâyeyi kılcal damarlarına dek yaşam pompalayarak köpürtmüş en İstanbullu balıkçısı, küskün, daha 1954’te. Kırk yıl olmuş.

“Gecenin içine ipince bir İstanbul minaresi, bir kır kahvesi, bütün bir mayıs günü çizgilendi. Yanımda birisi olsaydı, ağlayacak kadar mesut olurdum. Kimsesiz, terk edilmiş, işsiz, serseriydim. Şimdi geçmiş ağustos öğleleri, akşamları, mavi deniz, karpuz kokuları duyuyordum. Hâlbuki buraya girmeden evvel her şeyden tiksinmiş, çok uzakta da olsa, bir intihar havası koklamıştım. (…) Birdenbire bir tramvay çanının sesini duydum. Demek bu garip bahçenin ötesinde, bildiğim İstanbul yolları, bildiğim, her gün gördüğüm insanlar vardı. Bu, belki de ilk tramvaydı. Vatmanın kulaklarını örten yün başlığı, biletçiyi, uyku sersemi biletçiyi, ilk tramvay arabasının çalışkan insanlarını, çoluk çocuğunu görür gibi oldum. Silkindim. Sanki mumlar söndü, bahçe önümde durduğu halde uzaklaştı. O zaman anladım ki, ben Beyoğlu’nda ‘…’ otelindeydim. Bu bahçe de İngiliz Sefarethanesi’nin bahçesidir.” 

Sait Faik, İstanbul’un orta yerinde, aramadan bulduğu bir bahçe karşısında İstanbul’u ve insanlarını, özlemle sevgiyi karıştırarak, bir-iki ufak dokunuşla resmediyor. O İstanbul’u, yazılı İstanbul’u yani, kaybetmeyiz. Ne Yahya Kemal’inkini, ne Sait Faik’inkini, ne Haldun Taner’inkini, ne Abdülhak Şinasi’ninkini, ne Salâh Birsel’inkini. Koyduğumuz yerde, yani koydukları yerde buluruz hep. Bu bir tesellidir.
(…)

Resim: Devrim Erbil, Turkuaz İstanbul
"Şehrin kendisiyle beslenen” bu İstanbul duygusunu içe sindirmede en doyurucu okuma için, hiç kuşku yok ki Tanpınar’a onun o eşsiz Beş Şehir’ine varmalı. Beş Şehir’in “İstanbul'u, Abdülhak Şinasi Hisar’ınkinden bile daha dört başı mâmur bir imge sağlayabilir okuyana. Bir yerinden girelim ve çıkalım:

“Bu değişiklikler hep birden düşünülünce muhayyilelerimizde tıpkı bir gül gibi yaprak yaprak açılan bir Istanbul doğar. Şüphesiz her büyük şehir az çok böyledir. 

Fakat Istanbul’un iklim hususiliği, lodos poyraz mücadelesi, değişik toprak vaziyetleri, bu semt farklarını başka yerlerde pek az görülecek şekilde derin yerlerde pek az görülecek şekilde derinleştirir. Diğer taraftan bu yerlerin çoğu, zaman içinde asıl şehirle beraber ve az çok tek başlarına inkişaf etmişlerdir. Onun için hepsinde toplandığı sene ve yetiştiği bağla sırrı ve büyüsü değişen, hüviyeti zenginleşen o cins şaraplara benzeyen bir hal vardır. (…) Doğduğu, yaşadığı şehri iyi kötü bilmek gibi tabii bir iş, İstanbul’da bir nevi zevk inceliği, bir nevi sanatkârca yaşayış tarzı, hatta kendi nevinde sağlam bir kültür olur. 

Her İstanbullu az çok şairdir; çünkü irade ve zekâsıyla yeni şekiller yaratmasa bile, büyüye çok benzeyen bir muhayyele oyunu içinde yaşar. Ve bu hal tarihten hayata, aşktan sofraya kadar genişler.”

***

Zamanın barbar ve ürkütücü çarkıyla okumamızı öğüte öğüte bugüne kadar geldiğimizde; Istanbul’un Asya ile Avrupa’yı bağlasın mı, birbirinden koparsın mı kararsız Boğaz’ında, suların çekilişini yazar edebiyat. Artık ne “mevsim mütehayyil”dir, ne mehtabı sürükleyeceğimiz bir yer kalmıştır. Aldı Orhan Pamuk:

“Bilmiyorum. Bildiğim giderek artan bir hızla ilerlediği açıklanan bu gelişmenin yakın gelecekteki sonuçlarıdır. Besbelli, kısa bir zaman sonra, bir zamanlar “Boğaz” dediğimiz o cennet yer, kara bir çamurla sıvalı kalyon leşlerinin, parlak dişlerini gösteren hayaletler gibi parladığı bir zifiri bataklığa dönüşecek. Sıcak bir yaz sonunda ise, bu bataklığın, küçük bir kasabayı sulayan alçakgönüllü bir derenin tabanı gibi yer yer kuruyup çamurlaşacağını, hatta binlerce geniş borudan şelaleler gibi gürül gürül akan lağımların suladığı yamaçlarda otların ve papatyaların yeşereceğini tahmin etmek zor değil. Kız Kulesi’nin bir tepenin üstünde korkutucu gerçek bir kule gibi yükseleceği bu derin ve vahşi vadide yeni bir hayat başlayacak. (…) ”


Bir kâbustan silkinir gibi Kara Kitap’ı kapatıp, “Boğaziçi Şıngır Mıngır… Boğaziçi Şıngır Mıngır…” diye söylenir buldum kendimi. “Deli bu İstanbullular” diyordu kulağımın dibinde Asteriks. Şimdi, siz siz olun, İstanbullu kumruların sesine kulak verin. Onlar “Üsküdar’a gidelim… Üsküdar’a gidelim” der dururlar. Gidelim Üsküdar’a. Güneşi, rüzgârı arkamıza aldık mı, kuş gibi uçuveririz Doğancılar yokuşunun başına. Orada bir tiyatro var. Girelim içeri, bir de bakalım ki: “İstanbul’un Gözleri Mahmur”muş. Melisa Gürpınar’ın şiiri, sokulup uzanmış yanına oyunun. Ve İstanbul’a neler olduğunu, İstanbul’dan ne kaldığını “bir ezgi gibi” o oyunun kişilerine söylettiriyor. Aslında İstanbul demek, en çok da İstanbul’un nesli tükenmeye yüz tutmuş, korumaya alınmamış insanları demek değil mi?


“Bilenler bilir/ bindokuzyüzelliden sonra/ önce yollar açıldı İstanbul’da/ ve o yollar uzadı Anadolu’ya/ öyle bir göz oldu ki Anadolu’dan İstanbul’a/ ırmak denize kavuşurcasına/ İstanbul öyle bir yıkıldı ki kırk yılda/ sığdırmak için yeni İstanbulluyu bağrına/ ve kuruldu sonra betonlarla/ anlatılamaz/ Dede Korkut da anlatamaz, Evliya Çelebi de/ bunca yıkım sığmaz bir destanın boyutlarına/ hiçbir kent böyle değişmemiştir/ hiçbir sarsıntıyla/ ve hiçbir ulustan kimse/ teslim etmemiştir evini/ yıkıcıya böylesine gururla/ … / kesilen ağaçlara/ dağılan kuşlara/ yıkılan evlere ağıt yaksak/ ağlasak koro halinde/ alt yanı birer ölümlüyüz/ erir sesimiz evrenin gürültüsünde.”
 Ve perde kapanıyor artık, gözlerimizin ve yüreğimizin önünde.

Resim: Devrim Erbil
 "Sonraları yıkıldı zamanın tozdan kulesi/ insanlar öldü dağıldı/ insanlar tutuklandı sürüldü/ göç etti/ unuttu birbirini/ sular altında kaldı adresleri/ ben hâlâ İstanbul’da sanıyorum kendimi/ ama doğduğum kent yok/ yok olmuş birdenbire/ beton kanatlı bir kuşun sırtında/ uçup gitti diyorlar/ ya denizi ne oldu/ ölü evindeki bir yabancı gibi/ belli etmezdi ki içinden geçenleri/ o da mı uçup gitti/ … /şu var ki/ İstanbul giderse/ hesap sorar benden İstanbul sözcüğü de/ ne geçmiş ne gelecek kalır gözlerimde/ yanmaz olur fitilin ucundaki bir anlık ateş/ bir delice hayat/ bir hünnap fidesi/ hesap sorar büyükannemle birlikte/ büyükannem ki kirpiklerinin altında saklardı/ gecenin laciverdini/ sanırım o da gitti/ sürükleyerek peşinden/ salkımsöğütlü bahçesini.”
*** 

İstanbul’u okuya okuya yazdığım bu yazının sonuna geldim. İstiyorum ki hiç olmazsa sonunda, bir ağıt, bir mersiye olmaktan çıksın bu yazı. Sözü yine Tanpınar’a aktarayım. Bir umut ışığı arıyorsam, onu elli yıl öncesinin mum alevinde bulayım:

“Tabiat bir çerçeve, bir sahnedir. Bu hasret onu kendi aktörlerimizle ve havamızla doldurmamızı mümkün kılar. Fakat bu içki ne kadar güzel ve lezzeti ne kadar derin olursa olsun, Türk cemiyetinin yeni bir hayatın eşiğinde olduğunu unutturamaz. Bizzat İstanbul’un kendisi de bu hayatın ve kendisine yeni kıymetler yaratacak yeni zamanın peşinde sabırsızlanıyor.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder