29 Haziran 2012 Cuma

“Ben tâ senin yanında dahi hasretim sana.” *


* Rabia Hatun, Divan Şairi

Bekleme anlarında kendimizi oyalamak, sıkıntımızı dindirmek için ilk yaptığımız şey değil midir, önümüzde bir yığın halinde duran eski dergileri, kitapları oflayıp, poflayarak karıştırmak.  İki gerçek İstanbulseverle tanıştım geçen hafta, bekleme odalarının uzayan zamanlarında. Biri yazıya döktüğü birbirinden değerli fikirleri ile düşünce dünyamızı zenginleştirirken, diğeri de usta el işçiliği ve farklı görüşü ile çağdaş Türk resim sanatına kendi özgün rengini katmış. Füsun Akatlı ve Devrim Erbil’le İstanbul sevgisinde buluştum, iki karışlık, cilası dökülmüş bir sehpanın çevresinde. Geç tanışmış da olsak, sağlam bir dostluğun temellerini attığımızı hissettim. Söz uçmuş, yazı kalmış, resim kalmış, sevgi kalmıştı yarınlara. Değişen, dönüşen, yine de bir yanıyla hep güzel kalmayı başaran İstanbul’u hasretle sevenlere, tılsımlı bir selam gönderdiler birlikte.  

Füsun Akatlı: İstanbul’u okumak 



Bir gün eğer karanlık bir yağmur gibi canını sıkarsa yaşamak,” diyor Nâzım, “Gazâli’yi oku.” Ne zaman karanlık bir yağmur gibi canımı sıksa yaşamak, çocukluğunun şehrine âşık bir İstanbullunun onmaz hasretiyle sürüklendiğim Ankara yıllarımı hatırlarım. Otuz küsur yıl, hep kaçamaklarla bir arada olunabilmiş bir sevgili.

Ne zaman karanlık bir yağmur gibi canımı sıksa yaşamak; -Gazali’yi denedim, olmadı!- ben o Ankara yıllarımda dönüp dönüp sevgili mektupları gibi okuduğum İstanbul’u hatırlarım. Daha Istanbul –ve hele hele Pera- nostaljisi salgını başlamamıştı. Okuduğum İstanbul; bilenlerin İstanbul’u, sevenlerin İstanbul’uydu.
Uzakta olduğum için belki, belki bir büyü bozmanın korkusuyla, eski bozulmamış halini değil de, olduğu gibiliğiyle ta kendisini özlerdim ben İstanbul’un o yıllarda. Zaten, benim tanıdığım zamanıyla, 50’lerin hele 60’ların İstanbul’u ne kadar “bozulmamış” sayılabilirdi ki? Mihrapsa, o mihrabı işte, semt semt, sokak sokak, bahçe bahçe inşa ederdim karanlık yağmurun altında kalmış Ankara gecelerine. 

Sonra, 83 yılının sonlarına doğru İstanbul’a dönüp yerleştiğimde, bir akşamüstü vapurla Eminönü’nden Bostancı’ya dönerken, tokat gibi patladı yüzümde yeni İstanbul’un gerçeği. Meğer onbeş yıldır hiç Marmara’dan bakmamışım ona. Artık tevile gelecek, görmezden gelinecek yanı kalmamıştı yıkımın. Yıkım, paradoksal bir biçimde, yapılanma olarak karşımdaydı. Oteller, apartmanlar, işhanları, yok olan yeşil alanlar, kaybolan espaslar, şehrin merkezinden genişleyen tehdit edici halkalarda sınırlı değildi artık. Sayfiyedeki sahiller, korular, bahçeler, köşklerdi, baktığımda yerlerinde yeller esmek ne söz, yel sızdırmaz duvarlardı yükselen. 

O gün bu gündür, “ben ta senin yanında dahi hasretim sana” diyerek, içinde yaşadığım İstanbul’u aradığımda, özlediğimde; sokaklarına, meydanlarına değil, kitap sayfalarına dalıyorum. Ne zaman karanlık bir yağmur gibi canımı sıksa yaşamak, İstanbul’u okuyorum gözlerim kapalı.

Yahya Kemal’i baştan başa, semt semt okuyarak başlatılabilir bu yolculuk. Ama ben ona sadece, İstanbullunun yok olan baharını ve hiç yok olmayacak şiirini anımsamakta başvuruyorum İstanbul okumalarımda:


“İstanbul’un öyledir baharı
Bir aşk oluverdi aşinalık
Aylarca hayal içinde kaldık
Zannımca Erenköyü’nde artık
Görmez felek öyle bir baharı”

Bir şikâyet değil, bir hayıflanmadır Yahya Kemal’in Erenköy’ü. O Erenköy’ki, on yıldır her bahar, baharın en umutlu ilk gününde, bir âyin gibi, bir oyun gibi, sokak sokak tarıyorum; Erenköy kazan ben kepçe, ne o baharı, ne o aşinâlığı… Bulamıyorum.

“Günlerden pazartesi. Yine vapurun alt kamarasındayım. Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. (…) Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gadardır. Zengini lâkayttır. İnsanlar her yerde böyle. Yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek. Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”

Tam alıntının sonuna gelirken anladınız. Sait Faik bu. Yıl en geç 1954 bunları yazdığında. Daha bizim kuşak okumayı yeni sökmüş. Nostalji edebiyatının hevesli gençleri, Sait Faik’in İstanbul’una bugünün İstanbul’undan daha yabancı. Burgazada’nın hikâyeyi kılcal damarlarına dek yaşam pompalayarak köpürtmüş en İstanbullu balıkçısı, küskün, daha 1954’te. Kırk yıl olmuş.

“Gecenin içine ipince bir İstanbul minaresi, bir kır kahvesi, bütün bir mayıs günü çizgilendi. Yanımda birisi olsaydı, ağlayacak kadar mesut olurdum. Kimsesiz, terk edilmiş, işsiz, serseriydim. Şimdi geçmiş ağustos öğleleri, akşamları, mavi deniz, karpuz kokuları duyuyordum. Hâlbuki buraya girmeden evvel her şeyden tiksinmiş, çok uzakta da olsa, bir intihar havası koklamıştım. (…) Birdenbire bir tramvay çanının sesini duydum. Demek bu garip bahçenin ötesinde, bildiğim İstanbul yolları, bildiğim, her gün gördüğüm insanlar vardı. Bu, belki de ilk tramvaydı. Vatmanın kulaklarını örten yün başlığı, biletçiyi, uyku sersemi biletçiyi, ilk tramvay arabasının çalışkan insanlarını, çoluk çocuğunu görür gibi oldum. Silkindim. Sanki mumlar söndü, bahçe önümde durduğu halde uzaklaştı. O zaman anladım ki, ben Beyoğlu’nda ‘…’ otelindeydim. Bu bahçe de İngiliz Sefarethanesi’nin bahçesidir.” 

Sait Faik, İstanbul’un orta yerinde, aramadan bulduğu bir bahçe karşısında İstanbul’u ve insanlarını, özlemle sevgiyi karıştırarak, bir-iki ufak dokunuşla resmediyor. O İstanbul’u, yazılı İstanbul’u yani, kaybetmeyiz. Ne Yahya Kemal’inkini, ne Sait Faik’inkini, ne Haldun Taner’inkini, ne Abdülhak Şinasi’ninkini, ne Salâh Birsel’inkini. Koyduğumuz yerde, yani koydukları yerde buluruz hep. Bu bir tesellidir.
(…)

Resim: Devrim Erbil, Turkuaz İstanbul
"Şehrin kendisiyle beslenen” bu İstanbul duygusunu içe sindirmede en doyurucu okuma için, hiç kuşku yok ki Tanpınar’a onun o eşsiz Beş Şehir’ine varmalı. Beş Şehir’in “İstanbul'u, Abdülhak Şinasi Hisar’ınkinden bile daha dört başı mâmur bir imge sağlayabilir okuyana. Bir yerinden girelim ve çıkalım:

“Bu değişiklikler hep birden düşünülünce muhayyilelerimizde tıpkı bir gül gibi yaprak yaprak açılan bir Istanbul doğar. Şüphesiz her büyük şehir az çok böyledir. 

Fakat Istanbul’un iklim hususiliği, lodos poyraz mücadelesi, değişik toprak vaziyetleri, bu semt farklarını başka yerlerde pek az görülecek şekilde derin yerlerde pek az görülecek şekilde derinleştirir. Diğer taraftan bu yerlerin çoğu, zaman içinde asıl şehirle beraber ve az çok tek başlarına inkişaf etmişlerdir. Onun için hepsinde toplandığı sene ve yetiştiği bağla sırrı ve büyüsü değişen, hüviyeti zenginleşen o cins şaraplara benzeyen bir hal vardır. (…) Doğduğu, yaşadığı şehri iyi kötü bilmek gibi tabii bir iş, İstanbul’da bir nevi zevk inceliği, bir nevi sanatkârca yaşayış tarzı, hatta kendi nevinde sağlam bir kültür olur. 

Her İstanbullu az çok şairdir; çünkü irade ve zekâsıyla yeni şekiller yaratmasa bile, büyüye çok benzeyen bir muhayyele oyunu içinde yaşar. Ve bu hal tarihten hayata, aşktan sofraya kadar genişler.”

***

Zamanın barbar ve ürkütücü çarkıyla okumamızı öğüte öğüte bugüne kadar geldiğimizde; Istanbul’un Asya ile Avrupa’yı bağlasın mı, birbirinden koparsın mı kararsız Boğaz’ında, suların çekilişini yazar edebiyat. Artık ne “mevsim mütehayyil”dir, ne mehtabı sürükleyeceğimiz bir yer kalmıştır. Aldı Orhan Pamuk:

“Bilmiyorum. Bildiğim giderek artan bir hızla ilerlediği açıklanan bu gelişmenin yakın gelecekteki sonuçlarıdır. Besbelli, kısa bir zaman sonra, bir zamanlar “Boğaz” dediğimiz o cennet yer, kara bir çamurla sıvalı kalyon leşlerinin, parlak dişlerini gösteren hayaletler gibi parladığı bir zifiri bataklığa dönüşecek. Sıcak bir yaz sonunda ise, bu bataklığın, küçük bir kasabayı sulayan alçakgönüllü bir derenin tabanı gibi yer yer kuruyup çamurlaşacağını, hatta binlerce geniş borudan şelaleler gibi gürül gürül akan lağımların suladığı yamaçlarda otların ve papatyaların yeşereceğini tahmin etmek zor değil. Kız Kulesi’nin bir tepenin üstünde korkutucu gerçek bir kule gibi yükseleceği bu derin ve vahşi vadide yeni bir hayat başlayacak. (…) ”


Bir kâbustan silkinir gibi Kara Kitap’ı kapatıp, “Boğaziçi Şıngır Mıngır… Boğaziçi Şıngır Mıngır…” diye söylenir buldum kendimi. “Deli bu İstanbullular” diyordu kulağımın dibinde Asteriks. Şimdi, siz siz olun, İstanbullu kumruların sesine kulak verin. Onlar “Üsküdar’a gidelim… Üsküdar’a gidelim” der dururlar. Gidelim Üsküdar’a. Güneşi, rüzgârı arkamıza aldık mı, kuş gibi uçuveririz Doğancılar yokuşunun başına. Orada bir tiyatro var. Girelim içeri, bir de bakalım ki: “İstanbul’un Gözleri Mahmur”muş. Melisa Gürpınar’ın şiiri, sokulup uzanmış yanına oyunun. Ve İstanbul’a neler olduğunu, İstanbul’dan ne kaldığını “bir ezgi gibi” o oyunun kişilerine söylettiriyor. Aslında İstanbul demek, en çok da İstanbul’un nesli tükenmeye yüz tutmuş, korumaya alınmamış insanları demek değil mi?


“Bilenler bilir/ bindokuzyüzelliden sonra/ önce yollar açıldı İstanbul’da/ ve o yollar uzadı Anadolu’ya/ öyle bir göz oldu ki Anadolu’dan İstanbul’a/ ırmak denize kavuşurcasına/ İstanbul öyle bir yıkıldı ki kırk yılda/ sığdırmak için yeni İstanbulluyu bağrına/ ve kuruldu sonra betonlarla/ anlatılamaz/ Dede Korkut da anlatamaz, Evliya Çelebi de/ bunca yıkım sığmaz bir destanın boyutlarına/ hiçbir kent böyle değişmemiştir/ hiçbir sarsıntıyla/ ve hiçbir ulustan kimse/ teslim etmemiştir evini/ yıkıcıya böylesine gururla/ … / kesilen ağaçlara/ dağılan kuşlara/ yıkılan evlere ağıt yaksak/ ağlasak koro halinde/ alt yanı birer ölümlüyüz/ erir sesimiz evrenin gürültüsünde.”
 Ve perde kapanıyor artık, gözlerimizin ve yüreğimizin önünde.

Resim: Devrim Erbil
 "Sonraları yıkıldı zamanın tozdan kulesi/ insanlar öldü dağıldı/ insanlar tutuklandı sürüldü/ göç etti/ unuttu birbirini/ sular altında kaldı adresleri/ ben hâlâ İstanbul’da sanıyorum kendimi/ ama doğduğum kent yok/ yok olmuş birdenbire/ beton kanatlı bir kuşun sırtında/ uçup gitti diyorlar/ ya denizi ne oldu/ ölü evindeki bir yabancı gibi/ belli etmezdi ki içinden geçenleri/ o da mı uçup gitti/ … /şu var ki/ İstanbul giderse/ hesap sorar benden İstanbul sözcüğü de/ ne geçmiş ne gelecek kalır gözlerimde/ yanmaz olur fitilin ucundaki bir anlık ateş/ bir delice hayat/ bir hünnap fidesi/ hesap sorar büyükannemle birlikte/ büyükannem ki kirpiklerinin altında saklardı/ gecenin laciverdini/ sanırım o da gitti/ sürükleyerek peşinden/ salkımsöğütlü bahçesini.”
*** 

İstanbul’u okuya okuya yazdığım bu yazının sonuna geldim. İstiyorum ki hiç olmazsa sonunda, bir ağıt, bir mersiye olmaktan çıksın bu yazı. Sözü yine Tanpınar’a aktarayım. Bir umut ışığı arıyorsam, onu elli yıl öncesinin mum alevinde bulayım:

“Tabiat bir çerçeve, bir sahnedir. Bu hasret onu kendi aktörlerimizle ve havamızla doldurmamızı mümkün kılar. Fakat bu içki ne kadar güzel ve lezzeti ne kadar derin olursa olsun, Türk cemiyetinin yeni bir hayatın eşiğinde olduğunu unutturamaz. Bizzat İstanbul’un kendisi de bu hayatın ve kendisine yeni kıymetler yaratacak yeni zamanın peşinde sabırsızlanıyor.”

27 Haziran 2012 Çarşamba

V for “Vicdan”


Jackie Chan: “Çocukken tam bir baş belasıydım, ama şimdi biliyorum ki, elinizde bir güç varsa bunu yardım etmek için kullanmalısınız.”

Karate Kid, 2010


 
Geçtiğimiz 3 ayda, basında yayınlanan yurtiçi istihbarat haberleri arasından “dayak” kelimesiyle basit bir tarama yaptırdığımızda, ilk önümüze düşen başlıklardan ufak bir seçki yer alıyor yukarıda. Çatışma çözme becerisi, öfke kontrolü ve hoşgörü ile ilgili temel sorunlardan başka, her haberde eksik olan diğer kelime hangisi olabilir sizce? 

Vicdan
Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç. "Tüm insanlar dünyaya, kafa ve yüreklerinde bir iç mahkeme ile gelirler. Bunun adına vicdan denir." - A. Boysan   
TDK Güncel Türkçe Sözlük

Stephen Covey, Önemli İşlere Öncelik adlı kitabında vicdan duygusunun da bir kas gibi geliştirilebileceğinden söz ediyor. Neden olmasın?

Stephen Covey: "Vicdanınızı öğrenerek, dinleyerek ve karşılık vererek eğitin."


Önemli İşlere Öncelik, Varlık Yayınları, 1998
Yazarlar: Stephen R. Covey, A. Roger Merill, Rebecca R. Merill
Çevirmen: Osman Deniztekin

Tarih boyunca, insanda bir vicdanın varlığı ruhbilimsel, toplumbilimsel, dinsel ve düşünsel edebiyatta en çok doğrulanan kavramlardan biri olagelmiştir. Bilgelik edebiyatının “içimizdeki ses”inden, ruhbilimin “kolektif bilinçaltı” kavramına, hatta Pinokyo’nun yoldaşı olan,Walt Disney’in “Çekirge Jimmy”sine kadar, bu yeti tanınmış, kabul edilmiş ve insan varlığının önemli bir parçası olarak ele alınmıştır. Sigmund Freud, vicdanın aslında çocukluğumuzun ve kültürün ürünü olduğunu söylemiştir. Carl Jung, toplumsal vicdanın varlığını kabul etmekle birlikte, tüm kadın ve erkeklerin evrensel ruhundan kaynaklanan “kolektif bilinçaltın”dan da söz etmiştir. 

Çoğumuzun yaşadığı ve çalıştığı çevreler vicdanın gelişmesini destekleyen nitelikte değildir. Vicdanımızın sesini duymak, çoğu kez “sessiz” ya da “düşünceli” ya da “tefekkür (düşünüş)” halinde olmamızı  gerektirir ki, nadiren tercih ettiğimiz ya da ulaştığımız bir haldir bu. Hepimiz etkinliklere, gürültüye, toplumsal ve kültürel koşullandırmalara, medyanın mesajlarına ve içimizdeki o sakin sese karşı duyarlılığımızı körelten hatalı paradigmalara boğulmuş durumdayız. Oysa o ses ise bize gerçek kuzey (true North) ilkelerini ve onlarla ne derece uyum içinde olduğumuz öğretebilir.

Ancak şöyle bir durup açık yüreklilikle içimizin derinliklerini araştırırsak, o bilgelik kaynağından yararlanabiliriz.

Peki vicdanımızı nasıl geliştiririz? 

Vicdanın gelişimini beş çift elle simgelenen fiziksel yeterliliğin gelişimiyle karşılaştıralım. Bir çift el, icralarıyla dinleyicileri büyüleyen büyük bir piyaniste ait olsun. Bir diğer çift el, göz ya da beyin üzerinde yaptığı ameliyatlarla insanların hayatını, ,gözlerini, düşüncesini kurtarabilen usta bir cerrahın olsun. Yine bir diğeri çok sıkı rakiplere karşı ve zor durumlarda yaptığı vuruşlarla birçok turnuva kazanan ünlü bir golf oyuncusunun olsun. Bir başka çift el, sayfa üstündeki Braille alfabesinin kabartma işaretlerine dokunarak inanılmaz bir hızla okuyabilen bir köre ait olsun. Beşinci çift el de, yekpare mermer ya da granit kültelerinden güzel sanat eserleri yontabilen bir heykeltıraşın olsun.

Yüksek düzeyde eğitimli bir vicdan, bu ellerden herhangi biri gibidir. Eğitimi için yüksek bir bedel ödenmiştir, özverilerde bulunulmuş, engeller aşılmıştır. Ama ödülleri de büyüktür, eğitimli bir vicdan, yaşamımızın her yanını etkiler.

Vicdanımızı şu yöntemlerle eğitebiliriz:

  • İnsanlığın ortak temaları olarak süregelmiş gerçek kuzey ilkeleri hakkındaki bilincimizi genişletmek için, tüm zamanlara ait bilgelik edebiyatını okuyup üstünde düşünerek
  • Kendi deneyimimizin dışına çıkıp, yaşadıklarımızdan ders alarak
  • Başkalarının deneyimini dikkatle gözlemleyerek
  • Sessizlik içinde, içimizin derinliklerinden gelen o sese kulak verebilmek için zaman ayırarak
  • Sese karşılık vererek
Vicdanın sesini dinlemek tek başına yeterli değildir; karşılık vermek de gerekir. İçimizdeki sesle uyum içinde davranamazsak, vicdanımızın çevresinde onun duyarlılığını engelleyen bir duvar örmeye başlarız. C. S. Lewis’in söylediği gibi, “Vicdana itaatsizlik, vicdanı köreltir.”

Çağların ve kalbimizin bilgeliğiyle bağlantı kurarken, toplumsal aynanın bir ürünü olmak yerine, karakter ve vicdan sahibi biri oluruz. Güvenliğimiz insanların bize karşı davranışlarından ya da kendimizi başkalarıyla karşılaştırma tarzımızdan değil, kişisel bütünlüğümüzden kaynaklanır.

4 Haziran 2012 Pazartesi

“HALET ABLA DESTANI” -1


İsa Küçük, Halet Abla Destanı'ndan, Halet Çambel ve Nail Çakırhan için…

Altmış yıl boyunca nasıl başardılar
                Yalnızlığı
                               Umutsuzluğu
                                               Karanlığı yenmeyi

Ah! Arada ayrılıklar
                Mektuplar
                               Telgraflar
                                               Kuşlar
                                                               Kuşların ayak sesleri
Sessiz, nefessiz
Soğuk, ılık, sıcak telefon telleri
                               Arayışlar, arayışlar
Beklemeler, beklemeler, beklemeler

Dağlar
                Ağaçlar
                               Taşlar
                                               Kuşlar
                                                               Akarsular
                                                                              Dil verip söyleseler

Söyleseler ayrılığı
                               Beklemeyi
                                               Hasreti
Söyleseler kavuşmayı



İsa Küçük:   

“Bu coğrafyada destanlar genellikle erkekler üzerine yazıldı,
ya da “Destan Yazmak” erkeklere mahsustu.
Şimdi bir kadın;
Torosların içinde kuş uçmaz
Kervan geçmez bir dağ başında
Karatepe’ye gönül, Aslantaş’a ömür vermiş
Yol kesip köy basmamış bir kadın
Yaşayıp yaptıklarını taşa toprağa
Suya ateşe yazmış bir kadın
bir arkeolog.”




Bu sözlerle anlatıyor, Arkeolog Halet Çambel’i, İsa Küçük “Halet Abla Destanı” adlı kitabının arka kapağında. 

Halet Çambel, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin hayalini kurduğu, aydın Türk kadınının, seçkin örneklerinden. Bir asıra yaklaşan yaşantısında, arkeoloji alanına yaptığı katkılar çok derin. 

Zengin yaşam öyküsünü bir yazıya sığdırmanın mümkün olmadığı Çambel’in kişiliğini ve alanında yaptığı üstün hizmetleri, Mehmet Özdoğan ve Nezih Başgelen’in uzun yazısını kaynak olarak kullanarak aktaracağım.

Kültür ve Turizm Bakanlığı 2010 Yılı Kültür-Sanat Büyük Ödülü’ne Türkiye Arkeolojisi’nin öncü kuşağından Prof. Dr. Nimet Özgüç ile birlikte layık görülen Prof. Dr. Halet Çambel, 1916 yılında Berlin’de dünyaya geldi. Amerikan Kız Koleji’nden mezun olduktan sonra, Fransız hükümetinin bursu ile yüksek eğitimini Paris’te Sorbonne üniversitesinde alan Çambel, arkeoloji alanında dünyanın ünlü hocalarından pek çok ders almıştır. 

1938 yılında doktora çalışmasını yaparken, İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması nedeniyle Türkiye’ye dönmek zorunda kalmıştır. 1940 yılında, geliştirdiği çevreye saygılı mimarlık çalışmalarıyla, mimarlık eğitimi görmediği halde, Ağa Han Mimarlık Ödülünü almaya hak kazanan ilk kişi olan, gazeteci, şair Nail Çakırhan ile evlendi. 

1943 yılında Kırşehir Hashöyük’te bir kontrol kazısı yapan Çambel, 1944’te doktora çalışmasını, 1947’de de doçentliğini verdi. 1946 yılında Adana Müzesi Müdürü Naci Kum ile birlikte Kadirli yakınlarındaki Karatepe-Aslantaş’ı bularak, olağanüstü bir kazı çabası ile binlerce parça yazıt ve eser gün ışığına çıkarttı. 

1952 yılından sonra, bulunan parçaların birleştirilmesine başlanmış, Roma Merkezi Restorasyon Enstitüsü’nün uzmanları ile birlikte çalışılmış, ortaya çıkan eserlerin öz ortamında sergilenmesi için, kendi türündeki ilk Açık Hava Müzesi kurularak, ören yerinin çevresindeki ormanlık arazi de Milli Park ilan edilerek korunma altına alınmıştır. 

Çambel, bölgede Arslantaş Barajı’nın yapımı sırasında, Baraj Gölü yüzünden sular altında kalacak olan Kumkale’nin kurtarılma kazısını da gerçekleştirmiştir. 

1966-1971 yılları arasında oluşturduğu öğrenci ekipleri ile Adana, Hatay ve İçel illerinde yaptığı kapsamlı eski eserler taramış, Mersin-Anamur sahil şeridindeki ören yerleri için koruma önlemleri alınmasını sağlamıştır.

Aynı yıllarda Keban Barajı’nın yapımı sırasında saptanan tarihi eserlerin kurtarılması amacıyla, ODTÜ Keban Bölgesi Tarihi Eserleri Kurtarma ve Değerlendirme Projesi’nin kuruluşuna katılmış, Keban’ın devamı olarak 1974’te kurulan Aşağı Fırat Projesi’ne de katkı vermiştir. 

1976’da ODTÜ, Çukurova ve Hacettepe üniversitelerinde görevli bazı fizikçi ve kimyacılarla işbirliği yaparak, İstanbul, İstanbul Teknik ve Boğaziçi üniversitelerindeki ilgili uzmanların da katılımıyla TÜBİTAK’a bağlı bir Arkeometri Ünitesi’nin kurulup faaliyete geçmesinde de faal bir rol oynamıştır.


Prof. Dr. Çambel 1954’ten beri Union Internationale des Sciences Prehistoriques et Protohistoriques (CIPSH) Conseil Permanent’in Türkiye üyesi ve 1964’ten beri de Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün asli üyesidir. 1979 yılında American Philosophical Society’ye ilk Türk üye olarak seçilen Halet Çambel, 1986 yılında da İtalyan Adelaide Ristori ödülünü almıştır.

1984 yılında, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü Prehistorya Anabilim Dalı Başkanlığı’ndan yaş haddi nedeniyle emekliye ayrılmıştır. Karatepe’deki çalışmaları emekli olduğundan bugüne kadar kesintisiz şekilde sürmektedir. 

2005 yılında Adanalı’lar büyük bir kadirşinaslık göstererek Karatepe’de Kazıevi’nin önüne Çambel’in bir büstünü dikmişlerdir. Çambel aynı yıl Hollanda Kraliyeti Prens Claus ödülünü almıştır.