23 Mayıs 2012 Çarşamba

“ERKEĞİN OKUMUŞU KADI, KADININ OKUMUŞU CADI!”



“Türk Kimliği” adlı kitabında, mimar, insanbilimci ve eğitimci Bozkurt Güvenç (Prof. Dr.) genç Türk Cumhuriyeti’ndeki eğitimde yenilenme hareketini çeşitli boyutlarıyla ele alırken, Türkiye’de neden filozof yetişmediğini de sorusunu da bizlere yöneltiyor.

“Erkeğin okumuşu kadı, kadının okumuşu cadı!”. Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan her on erkekten ve her yüz kadından ancak birinin okuryazar olduğu Tanzimat döneminde kullanılan deyişlerden biriymiş bu söz. Bugün Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyet’ine geçişte, eğitimin oynadığı rolü Bozkurt Güvenç’in notlarından alıntılayarak hatırlayacağız. 

“İnsan ve Kültür” ve “Japon Kültürü” üzerine de kitapları bulunan Güvenç’in, tarihte Türk Kimliği’nin dönüşümü üzerine, pek çok referansla destekleyerek yaptığı değerlendirmeler aynı adlı kitabında yer almaktadır.  

Fotoğraf: İsmail Hakkı Tonguç Arşivi
***


Eğitim: Bilim-Sanat-Felsefe ve Tarih Bilinci, Bozkurt Güvenç


İnsan, eğitim süreciyle insan olduğuna; benzerlikler, ayrılıklar ve değişmeler eğitimden kaynaklandığına göre, yeni Türk insanı eğitimle yaratılacaktı. Tanzimat sonrası Osmanlı Maarifi döneminde, İbrahim Şinasi Efendi’ler, Tevfik Fikret’ler gibi Türk Rönesansı’nı başlatan özgür düşünceli aydınlar yetişmişti; ama toplumun devrimci gelişmeye ya da kendi kendini yenilemeye hazır olduğu söylenemezdi. İttihatçılarla Jön Türkler sorunu anlayıp anlatmışlar; ama çözüm yolunu bulamamışlardı. Eylem, uygulama Mustafa Kemal’e kalmıştı. 

Tanzimat ile Abdülhamit dönemi eğitimi, Türkçeyi öğretim dili olarak okullara sokmakla çok büyük bir atılımda bulunmuş; yalnız kadıların değil kadınlarla kızların da eğitilmesi gereğini ilke olarak benimsemiş; ne yazık ki, gerçekleştirememişti. Okuryazar kadınların büyük çoğunluğu İstanbul, İzmir, Beyrut ve Selanik gibi  kıyı kentlerinde yaşıyordu.
 
1924 yılında Eğitimin Birleştirilmesi Kanunu, bütün bu sorunların çözümüne yönelik bir eğitim seferberliği oldu. Medreseleri kapattı. Müslüman hayırseverlerce kurulan okulları denetleyen Vakıflar Bakanlığı’nı kaldırdı. Yabancı örgütlerce kurulmuş olanlar dâhil, bütün özel-yabancı okulları tek yönetim, denetim altında topladı. 

Bunlar kuşkusuz gerekliydi ama Türk toplumunda eğitim-öğretim işleri sorunlu oldu. Fransa’dan alınıp Cumhuriyet okullarında uygulamaya konulan pozitif bilime dayalı ders programları, toplumla okul arasında ikilikler yarattı. Millet Mektepleri, yetişkin ana babalara okuma yazma öğretmek amacıyla açıldı. Okuryazarların sayısı arttırıldı, ama okuyacak/okunacak basılı malzeme yetersiz kaldı. Türk toplumunun eğitim düzeyini incelemek üzere çağırılan Amerikalı eğitimci John Dewey (1952) ünlü 1924 raporunda doğru bir tanıyla: Her okulda bir işyeri / Her işyerinde bir okul! açılmasını öneriyordu. Ne var ki, okul açabilecek işyerlerinin sayısı yüksek değildi. Bu fikir ve öneri, ancak 1940’lı yıllara doğru (İsmail Hakkı) Tonguç ile (Hasan Ali) Yücel’in kurduğu Köy Enstitüleri ve Rüştü Uzel’in “Teknik ve Mesleki Öğretim” reformu ile yani yine okullarda uygulamaya konuldu.
Yapısal sorunlar büyük olduğunca çetindi; toplumun işyerleri ise okullardan daha gelişmiş düzeyde değildi. Milli Eğitim sorunu, bir iki şeker, dokuma, çimento fabrikası ya da demiryolu atölyesi ile çözümlenecek gibi değildi. 

Devrimci hareket, okulla hayat, yönetimle toplum arasında derinleşen uçurumu, Halkevleri ve Halk Odaları diye bilinen kültür kurumlarıyla kapatmayı denemişti. Sanımca, 1930’ların Halkevi – taşradaki bazı ortaokullardan daha etkili, hatta verimli – halk eğitimi yaptı. 

Türk Tarih ve Dil Kurumları ile Dil Tarih Coğrafya Fakültesi, bütün Türk vatandaşlarına kim olduklarını yani Türk Tarihini Trükçe anlatmak amacıyla kurulmuştu. 1933 Üniversite Reformu ise var olmayan fizik, kimya ve fen öğretmenlerini yetiştirmek amacıyla yapılmış olmalıydı. 

İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Türkiye Cumhuriyeti, çağdaş bir ülke olma hedefine hemen hemen ulaşmıştı. Ülkenin tek eksiği, eğitimden (yani okuldan) yoksun köylülerdi Ancak her yıl yenileri açılan modern Köy Enstitüleri ile sorun, en kısa zamanda çözümlenmiş olacaktı (Eyüboğlu, 1979) Belki pek fazla bilim yapılmıyordu ama bilime, devrime ve Türkiye’nin geleceğine yürekten inandırılmış, milliyetçi kuşaklar yetişiyordu. Geleceğin daha iyi olacağı inancı yaygındı, sağlamdı.

Türk devriminin eğitim, bilim, felsefe sorunları, 1957’de Erişirgil’in “Filozof neden yok?” adlı küçük kitabında tartışılmıştı. Erişirgil, “Bilimsel araştırma ile araştırmacı yok ki, filozof olsun; bilimin olmadığı yerde filozof da yetişmez” yargısına varıyordu. Geçmişten ders almamızı öneriyor, “Göreceksiniz, ilimde, ahlakta ve sanatta istediğimiz düzeye vardığımızda, bizde de filozoflar yetişecektir” diyordu.
 
Toplumbilimci Ziya Gökalp de, filozof yokluğu ile ilgili, akli bir eksiklikten çok müsbet bilimlerde akıl yürütmeyi veya tartışmayı mümkün kılacak seviyeye gelememiş olmamızla açıklamak doğru olur, diyordu.

1988 yılında Profesör Macit Gökberk felsefe yapmanın özgür bir vicdan istediğini savunarak, 12 Eylül’deki din-devlet işbirliğinin Atatürk devrimlerine indirilmiş en ağır darbe olduğunu vurgulamıştır. 

Eğitim sorunu bunca önemlidir de, okullar sanıldığınca, söylendiğince önemli olmayabilir. Çünkü eğitim sürecinin asıl müfredat programı hayatın kendisidir. Okul kuşkusuz toplumu etkiliyor, ama toplum da okullardaki eğitim sürecinin mayasını belirliyor. Sorunun çözümü Cumhuriyet’in ilk yıllarında başarıyla uygulandığı gibi, yaygın halk eğitimidir.  Bugünün TV kanalları yaygın eğitim için ideal iletişim aracıdır. 

***
27 Ekim 2012 tarihine kadar İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nda gezilebilir.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder