4 Mayıs 2012 Cuma

“Tarihlerin yazmadığını efsaneler dile getirirmiş…” Ali Püsküllüoğlu

Herkesin ailesinde yeri doldurulamaz bir hikâyeci mutlaka vardır. O sözü alıp, anlatmaya başladığında bir sessizlik çöker odaya; küçükler kulaklarını dört açıp dinlerken, bir yandan da, ne olur bitirmesin sözlerini, biraz daha uzatsın, biraz daha anlatsın, diye dua ederler adeta. 

Ali Püsküllüoğlu’nun Efsaneler adlı kitabını ilk okuyuşumda, böyle usta bir anlatıcı ile karşılaştığımı fark etmiştim. Soluk, saman sarısı sayfalardan, capcanlı, rengârenk dünyalara açılan kapılar belirmişti önümde. 

Yalnızca şairliği, edebiyatçı kimliği ile değil, dil ve sözlük alanında Türkçe’ye yaptığı büyük katkıları için de minnetle anımsadığımız Püsküllüoğlu’nun kitabında derlediği, benzersiz Anadolu efsanelerinden, beni o yıllarda en çok etkilemiş olanlardan birini, noktasına, virgülüne dokunmadan, paylaşmak istiyorum sizinle…

Ali Püsküllüoğlu, Efsaneler: Bir adaya adını veren kız

Gevaş yakınlarında, Van Gölü’nün birkaç adacığından biri vardır. Kıyıya uzaklığı şöyle böyle beş kilometre olan bu adaya “Aktamar” ya da “Akdamar” derler. Bugün kimsenin oturmadığı bu adada, Van Gölü’nün bütün martıları yaşar, dense yeridir. Adanın bir özelliği de, badem ağaçlarıdır. Ama asıl özelliğini, ünlü kilisesinden alır: Aktamar Kilisesi.
Kilise söylendiğine göre Milattan Sonra 815 yılında yapılmaya başlamış, yapım işi yüz yıldan çok sürmüştür. Tarihler, MS 921 yılında bitirildiğini, mimarın da Mannel adlı bir keşiş olduğunu yazar. Kilise, bir ermeni tapınağıdır. Dış yüzeyi, çok güzel betilerle süslenmiştir. Çin’de, kutsal kitaplardaki öykülerden alınmış konuları işleyen kabartmalar vardır: Adem ile Havva’nın cenetten kovuluşu, Yunus yalvaçın balık karnına düşüşü gibi. Tarihler, bu adaya kiliseden dolayı mı “Aktamar” dendiğini, yoksa, adanın adı olan “Aktamar”ın mı kiliseye ad olduğunu yazmıyor.
Tarihlerin yazmadığını efsaneler dile getirirmiş… Bakalım efsane ne der? 

Ada, o zamanlar şimdikinden de güzelmiş. Martılar daha tatlı öter, bademler daha tatlı çiçek açar, adaya bir ayak basan bir daha geri dönesi olmazmış. Olmazmış ya, her önüne gelen de ayak basamazmış. “Neden ki?” derseniz… Keşişler bırakmazmış. Çünkü, ada, keşişlere verilmişmiş. Oraya, ancak, keşiş olmak isteyenleri alırlarmış. Ve de oradan ayrılıp gidenler de, keşiş olur, öyle gidermiş.
Adada, kilisenin başkeşişi olan, dediği dedik bir adam varmış. Onun da, uysal mı uysal, güzel mi güzel bir kızı. “Keşişin kızı da olur muymuş?” demeyin. Söylence bu ya, varmış işte. Adı da Tamara imiş. Tamara, dinsel bayramlarda başına çiçeklerin en güzellerini takar, giysilerin en güzellerini giyer de öyle gidermiş kiliseye. Ona bakan öteki keşiş kızları da öyle yaparlarmış. Ama, bu kızlar içten içe de Tamara’yı kıskanırlarmış. Yüzüne gülmeleri de, başkeşiş olan babasından korkuları yüzündenmiş.

Adanın karşısında, karşı kıyıda, Gevaş’a üç beş adım yerde, yalnız başına yaşayan bir delikanlı varmış. Kimmiş, neymiş, bilen yokmuş ama, yine de, delikanlının yiğitliği söylenir dururmuş o yörede. Delikanlı, gündüzleri gölde avladığı balıklar yer, martılarla selamlaşır, göle akan tatlı sulardan içer, sıcak bastı mı da, adaya bakan bir ağacın altına uzanır, uyurmuş. Uyanınca göle girer, saatlerce yüzer, yüzermiş. Yüzücülükte üstüne yokmuş. Bir daldı mı yedi kat suyun altına girer, bir çıktı mı, taa mavi dalgalar arasından başı gözükürmüş. Günün birinde, böyle dalıp çıka çıka yüzerken bir de bakmış ki adaya üç kulaç kalmış. “Buraya değin gelmişken hele bir çıkayım gizlice şu adaya” diye düşünüp, kayalık bir yerden ayak basmış adaya. Badem ağaçları arasında saklanarak, ne var ne yok, biraz daha yakından görmek isterken, bir de bakmış ki ne göre? Az ötesinde, çiçek açmış bademlerden çiçekler koparıp başına takınan, bir yandan da usuldan inceden bir ezgi mırıldanan bir kız. Kız ama ne kız! Delikanlının aklı başından gideyazmış. “Hele kendine gel” deyip, biraz daha yaklaşmış kıza. 

Kız, delikanlıyı görünce, önce şöyle bir kaçmaya yeltenmiş ama sonra, delikanlının bedeninin güzelliğine kapılıp, öyle kalakalmış. Delikanlı, kıza yaklaşıp, “Kimsin, nesin?” deyince, kız kendine gelmiş ve de “Hele sen söyle” demiş. “sen kimsin, nesin? Buraya nasıl ayak bastın? Bir gören olduysa yanarım gençliğine!”
Delikanlı o vakit, anlatmış olanı biteni. “Karşı kıyıda yaşarım” demiş, “göl benim dünyamdır. Kimim kimsem yok. Martılar arkadaşım, ağaçlar sırdaşım ve de balıklar aşımdır. Gölün dalgalarıyla kucaklaşır, kıyının kumlarıyla oynaşır, yaşar giderim.”
Kız, kendi gibi uçarı birini bulduğunu anlamış ve de demiş ki, “Ben de başkeşişin kızıyım, adım Tamara. Sıkıldıkça yakarılardan, kutsal kitaplardan ve de keşişlerden, alır başımı buralara gelirim. Benim de ağaçlar sırdaşım, martılar arkadaşımdır. Çiçekleri görmediğim günler, yaşamış saymam kendimi. Onun için kışı hiç sevmem. Dalgalardan korkarım, onların ak köpükleri coşkulandırsa bile beni. Gölü, mavi, durgun oldukça severim ve şuradaki yerde, göle girerim.” Eliyle göstermiş o yeri. Ki, orası delikanlının adaya ayak bastığı yermiş. Kayalıkça, ama kuytu bir kumsal.

Böylece, Tamara ile delikanlı, bir süre konuşup, ayrılmışlar. Ayrılırken de, ara sıra o kayalığa gelip arkadaşlık etmek için birbirlerine söz vermişler. Verilen söz tutulmak içindir. Onlar da öyle yapmışlar, durmuşlar sözlerinde. Buluşmalar başlamış gizli saklı. Ve de günler, göz açıp kapayıncaya değin geçmişçesine, geçip gider olmuş. Derken, adına “sevi” denen bir duygu, önce usul usul, sonra yeğin yeğin gelip oturmuş her ikisinin de içine. Buluşmalar sıklaşmış, iş sevişmelere dökülmüş. İş ona dökülünce, Tamara’yı bir korku almış, “Ya keşiş babam duyarsa, ya bir gören olursa?” diye. Bunu delikanlıya açınca, delikanlı, “Haklısın” demiş. “gündüzleri değil, bundan sonra geceleri buluşalım. Sen, akşam bastı mı, bir mum alırsın, kayalığa gelirsin. Ben karşıdan, mumun ışığını görünce, yüzer gelirim sana doğru.”
Böyle kavli karar etmişler.
Bir süre de böyle geçmiş. Tamara akşam bastı da el ayak çekildi mi ortalıktan, kayalığa gelip mumu yakıyor, bir zaman sonra gölün sularını kulaçlarıyla yara yara, sevgilisi geliyormuş. Bu böyle nice sürmüş, bilinmez. Günlerden bir gün, Tamara’yı kıskanan keşiş kızlarından biri işin nereye vardığını görmüş. Yememiş içmemiş, gidip başkeşişe anlatmış. “Böyle, böyle” demiş. Tamara, her gece o kayalıkta mum yakıyor, sevgilisi yüze yüze geliyor o ışığa doğru, buluşuyorlar.”

Başkeşiş, bunu duyunca beyninden vurulmuşa dönmüş. Dönmüş ya, kıza da, “Bunu benden başka kimseye söylemişsen, seni sürerim bu adadan; yok, dilini tutmuşsan, yakında rahibe yaparım.” Demiş. Kız, kimseye söylemediğini bildirince de, “Hadi” demiş, “bu gece beni oraya götür, gözlerimle göreyim.”  
O gece başkeşiş, iki sevgilinin buluşmalarını gözleriyle görmüş.
“Ya sonra neylemiş?” derseniz… Neyleyecek? Düşünmeye başlamış, ki bu işi kimse duymadan nasıl çöze diye. O düşüne dursun, ertesi gün daha ikindileyin, gölün mavi sularını dalgalandırmaya başlamış bir yel. Ak ak köpürmekte olan göl, akşama doğru iyice fırtınaya çeviren yelle, öyle bir dalgalanmaya başlamış ki, gelip gelip kıyıya çarptıkça, sesi yankılanıyormuş ta ötelere değin. Başkeşiş, “Olursa bu gece olur bu, olmazsa yandık; onurumuz iki paralık olur dillere düşerse iş” diye düşünüp, karar vermiş ki, bu gece o kayalıkta mumu kendi yakacak. Işığı gören delikanlı, eğer ki sevgisi derinse, fırtına mırtına dinlemez, kendini atar göle.
Daha gündüzden fırtınanın yapacağını anlayan Tamara, o gece gitmemiş kayalığa.

Bu, başkeşişin işini daha da kolaylaştırmış.
Fırtına sürüp gider, dalgalar kıyıları döverken, delikanlı bir bakmış ki, karşıda Tamara’nın ışığı kendisini çağırmakta. Durur mu? Atmış gölün dalgaları arasında kendini, başlamış kulaç atmaya. Kabaran dalgalar, her kulaç atışında onu sanki göklere kaldırıyor, sonra alıp yedi kat yerin dibine indiriyormuş. Dalgalar onu her kaldırışta ışığı görüyor güç alıyor; her indirişte, yitiriyor ışığı, gücünü yeniden toplamaya çalışıyormuş. Böyle yüze yüze, saatler geçmiş aradan, bir türlü ulaşamamış delikanlı kayalığa. Derken, belki de kayalığa yaklaştığı bir sıra, gücü iyice kesilmiş, kolunu kaldıracak hali kalmamış. Tam o sıra, fırtına birdenbire, olanca gücüyle kabartmış gölün sularını ve kocaman dalgalar, delikanlıyı çekmiş kucağına. Delikanlı, son bir soluk toplamış ve “Ah, Tamara!” diye bağırmış. Sesi, dalgaların, fırtınanın sesine karışmış önce, ama sonra her bir yandan duyulmuş açık seçik, “Ah Tamara! Ah Tamara!” diye.
Bu, ondan son iz olmuş. 
Derler ki, bu sesi duyan Tamara, koşup kayalığa gelmiş, görmüş ki, babası yanan bir mum tutmakta elinde. İşi anlamış. O vakit kaldırıp atmış kendini gölün dalgaları arasına. İki sevgili, hala gölün dalgaları arasında oynaşıp duruyorlarmış…

Oralılar size bu efsaneyi anlattıktan sonra derler ki, işte bu adanın adı delikanlının “Ah Tamara” diye bağırmasından çıkmış, gün gelmiş söylene söylene “Akdamar” olmuş.
Ona, “Aktamar” diyenler de çıkar; bu, efsaneye daha yakın bir addır. Şu var ki, tarihler söylemiyor doğrusunu, ki bilelim nedir işin aslı sevgili okurlar.

Ali Püsküllüoğlu, Efsaneler, Arkadaş Çocuk, 2008
Van Fotoğrafları: Flickr

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder