30 Nisan 2012 Pazartesi

Haldun Dormen: “Olmak ya da Olmak”


Türk Tiyatrosu’na uzun yıllar yönetmen, oyuncu ve tiyatro sahibi olarak emek vermiş, yüzlerce genci, onlarca oyunu sahnelere kazandırmış bir tiyatro insanı Haldun Dormen. Bugün kendisinin kaleminden, Genel Kültür olgusunun sanatçı ve insan yaşamındaki önemine ilişkin fikirlerini okuyacağız. 

Makalenin tamamı 2005 yılında, Epsilon Yayınevi tarafından yayınlanan, genç sanatçılara önerilerini derlediği “Olmak ya da Olmak” adlı kitapta bulunabilir.

Haldun Dormen ve Mask Koleksiyonu, Fotoğraf: Barış Acarlı
Yirmi birinci yüzyılda bütün dünya tek bir dil kullanıyor, kültür dili…
Maalesef son yıllarda Türk eğitim sisteminde, genel kültür denen şey çok geri plana itilmiş durumda. Lise bitirmiş gençlerin, üstelik sanatçı olmak isteyenlerin çoğunun, Dickens’tan, Dante’den haberi olmadığı gibi, kendi ülkelerinin sanat tarihine de imzalarını atmış Ahmet Adnan Saygun’dan, Orhan Peker’den haberi yok. Böyle olunca nasıl gerektiği gibi sanatçı olabilecekler, nasıl reji yapmaya kalkacaklar, bilemiyorum. Hele hele yirmi birinci yüzyılda, artık bütün dünyanın tek bir dil kullandığı, onun da kültür dili olduğu günümüzde, bu yalnızca bir eksiklik değil, üstünde ısrarla durulması gereken bir talihsizlik örneğidir. Tabii ki bunun suçu eğitilememiş olan gençlerde değil.

İlköğretim okullarımızda, liselerimizde bu boşlukları dolduracak dersler yok…
Suç dönüp dolaşıp yine her zamanki gibi eğitim sistemimizdeki büyük boşluklara ve eksikliklere dayanıyor. İlköğretim okullarımızda, liselerimizde bu boşlukları dolduracak dersler yok. İş birkaç hocanın bireysel becerisine ve merakına kalmış oluyor. Onlar vakit buldukça ellerinden geldiği kadar bu deliği kapatmaya çalışıyorlar. Onlardan az buçuk bir şeyler öğrenen çocuklar da, merakları varsa hocalarından yola çıkarak kendilerine yeni ufuklar arıyorlar. Meraklı olmayanlar ise duyduklarını unutup, bir şeyler öğrenmeye gayret etmeden ömürlerini tüketip gidiyorlar. 

Pek az gencimiz kendisine klasik müziğin ya da Türk sanat müziğinin o olağanüstü gizemli ve güzel dünyasının kapılarına şöyle bir göz atma fırsatı tanıyor.
Tabii ki iş yalnız hocalarda değil, öğrencilerin de bir şeyler öğrenmek için biraz kendilerini zorlamaları gerekiyor. Dünyada insana büyük zevk ve keyif verecek, bu arada yaşamı zenginleştirecek o kadar çok şey var ki… Bunlara sırt çevirmek, yokmuş gibi görmezliğe gelmek gerçekten yazık. Örneğin müzik deyince genellikle gençlerimizin aklına çok satan arabesk parçalar ya da ağızlarda sakıza dönmüş piyasa şarkıları geliyor. Bunların bazıları çok güzel, kabul ediyorum ama pek az gencimiz kendisine klasik müziğin ya da Türk sanat müziğinin o olağanüstü gizemli ve güzel dünyasının kapılarına şöyle bir göz atma fırsatı tanıyor. Oysa bir baksa, hele hele içeri bir iki adım atsa, yaşamı ne kadar güzelleşecek, günleri nice renklerle nasıl süslenecektir. Klasik yapıtlardan etkilenmeden dört başı mamur bir yönetmen olmaya olanak yoktur kanımca.

Aynı şekilde, bir yönetmenin resim sanatı ile de yakından ilgilenmesi, eline fırça almasa bile, büyük ustaların ışığı ne kadar iyi kullandıklarını, yapıtlarında dengeyi ne kadar iyi ayarladıklarını, duyguları ne kadar iyi aksettirdiklerini görmesi gerek. Hem sinemada hem tiyatroda her resmin kendi içinde bir dengesi olmalıdır. Aktörlerinizi sahnenin bir yanına yığarsanız, öteki tarafta da kayda değer bir şey yoksa, görüntü – ister sinemada ister tiyatroda- bir tarafa kaymış gibi görünecektir. Tıpkı bir terazinin biri dolu, biri boş iki kefesi gibi, bir taraf aşağı kayacak, öteki taraf da havada kalacaktır. Bir Raphael, bir Van Gogh ya da bir Cezanne resmine dikkatle bakarsanız ne demek istediğimi kolayca anlayacaksınız. Yönetmen olmak isteynlerin, yabancı ya da yerli büyük ustaların resimlerini mtlaka tetkik etmeleri gerekir. Farkında bile olmadan çok şey öğreneceklerdir. Özellikle bir sinema yönetmen adayı onlara baktıkça, işine yarayabilecek binbir güzellik keşfedecektir. Belki bunlar hemen kullanabileceği şeyler olmayacktır ama birikim dağarcığını doldurma bakımından çok yarar sağlayacaktır.

Tabii geleceğin dekor ve kostüm tasarımcılarının da bu resimlerde öğrenecek ya da yararlanacak çok şey bulabileceklerini söylemeye gerek yok.

Şahane Züğürtler, Dormen Tiyatrosu

Genel kültürümüzü oluşturan en önemli unsurlardan biri geçmişimizdir. 
Bu arada genel kültürümüzü oluşturan en önemli unsurlardan biri geçmişimizdir. Geçmişin üzerine sünger çeken biri, hiçbir zaman tam anlamıyla ilerici bir sanatçı olamaz, en azından işin nereden gelip nereye gittiğini bilemez. Güllü Agop’u, Naşit’i ya da Sedat Simavi’nin filmleri hakkında en ufak bir bilgisi olmayan, Afife Jale’nin sahneye çıkan ilk Müslüman kadın olduğunu, seslendirme dünyasında özellikle “Laurel ve Hardy” filmlerinin dublajlarıyla harikalar yaratan Ferdi Tayfur’un ses sanatçısı Ferdi Tayfur’la karıştırılmaması gerektiğini biiilmeyen kişilerin, kendilerini sanatçı olarak kabul ettirmelerine olanak yoktur kanımca. Bunlar ancak sanata uzaktan bakarak vakit geçirmeye çalışan kişiler olarak klamaya mahkum kimselerdir.

Genç bir tiyatrocu, sinemacı veya televizyoncu elinden geldiği kadar çok şey seyretmeye çalışmalıdır.
Konservatuvara başlayarak sanat dünyasına ilk adımlarını atan gençlerin pek az şey izlemelerini de hiç mi hiç anlamıyorum. Genç bir tiyatrocu, sinemacı veya televizyoncu elinden geldiği kadar çok şey seyretmeye çalışmalıdır. Daha önce de belirttiğim gibi, iyi prodüksiyonlardan olduğu kadar kötülerden de çok şey öğrenilir. En azından nelerin yapılmaması gerektiği anında gözlerinizin önüne serilir. Yeni yetişen gençlerin hiçbir şeyi beğenmediklerini, eskilerin yaptıklarını çağı geçmiş olarak tanımladıkların, kendi yaşıtlarının çalışmalarını da izlemeye değer bulmadıklarını görüyor ve dehşet içinde kalıyorum. 

Günümüzün gençleri çok şanslılar. Bugün neredeyse her sokakta bir resim galerisine rastlamak mümkün. 
Bugün İstanbul artık bütün büyük metropoller gibi her türlü sanat olayının sergilendiği ve gerçekleştirildiği çok önemli bir kent oldu. Kendimize ait olanlar dışında dünyanın dört bir tarafından uluslararası üne sahip orkestralar, ses sanatçıları, ressamlar, dansçılar, efsanevi cazcılar, tiyatro toplulukları ayağımıza kadar gelip becerilerini sergiliyorlar. Düşünüyorum da ellili yılların başında Tünel’de ilk kez özel bir sanat galerisi açılmıştı. İstanbul’daki bu tek sanat galerisinin adı “Maya” idi, kurucusu da kentimizin entelektüellerinden, o yılların seslendirme kraliçesi Adalet Cimcoz’u. “Maya”nın açılması büyük bir olay olmuş, herkes haftalarca bu minicik galerinin açılmasından söz edip durmuştu. Gerçekten de mini mini bir odacıktı “Maya”, ama önemli, çok önemli bir işin öncülüğünü yapmıştı. Bugün neredeyse her sokakta bir resim galerisine rastlamak mümkün. Günümüzün gençleri bu bakımdan çok şanslılar. Bütün yeni akımları, eskileryle birlikte seyretmek olanağı buluyorlar. Üstelik bu galeriler gezmek için hiçbir şey ödemeleri gerekmiyor.

Ülkemizde gençlerin öğrenmeye meraklı olduğunu söylemek mümkün değil, bu da beni üzüyor.
Bugün artık değil bir sanatçının, başka işlerde çalışan insanların bile genel kültür edinmeden sosyal bir kişilik sahibi olmalarına olanak yok. Biraz meraklı olmak, biraz etrafa bakmak, biraz kitap karıştırmak size bu yolu açmaya yardımcı olacaktır. 

Eğitim sistemimizi çağa uygun biçimde yeniden yapılandırmalıyız. 
Ender de olsa, olağanüstü donanımlı gençleri gördüğümde mutlu oluyorum, ama bunun bireysel düzeyde kaldığı bir gerçek. Ülkemizde gençlerin öğrenmeye meraklı olduğunu söylemek mümkün değil, bu da beni üzüyor.  Ne yapıp etmeli, eğitim sistemimizi çağa uygun bir biçimde yeniden yapılandırmalıyız. Yoksa ulusça büyük bir kara deliğe yuvarlanmaktan – üstelik yalnız sanatçılar konusunda da değil – kendimizi kurtaramayacağız. 

İyi bir sanatçının kendisine inananların önlerini aydınlatması gerekir. 
Sanatçının görevi biraz da yol göstermek, kişileri güzelliklerle dolu yollara yönlendirmek olduğuna göre yalnız yetenekli olmak ve yaptığı işte başarı kazanmak yetmiyor. Sanatçının mutlaka bilgili olması, her şeyden biraz olsun anlaması ve bu nedenle çevresinde saygı duyulan söz sahibi bir kişilik edinmesi kaçınılmazdır. Kısacası iyi bir sanatçının kendisine inananların önlerini aydınlatması gerekir.


26 Nisan 2012 Perşembe

Sevgili Doğan Kardeş * - Hayırseverlik Bilinci 2

* Mine Söğüt, Yapı Kredi Yayınları, 2003 

 Öğrenmek dünyaya gözlerimizi açtığımız anda kendiliğinden başlayan, ilerleyen yıllarda istek ve gayret ile ömür boyu devam ettirmemiz gereken en önemli hayat uğraşı. Gerek özel hayatımızda, gerekse seçtiğimiz meslekte her saat, her gün yeni bir şeyler öğrenebiliyoruz, bilgiyle dost olur, algılarımızı açık tutmasını bilirsek eğer.

Çocukluk ise merakımızın en yüksek, öğrenmeye en aç olduğumuz dönemlerin başında geliyor. Bu yıllarda çocuklarımızı nitelikli bilgi kaynakları ile buluşturmayı başarır ve öğrenmeyi öğretirsek, ilk ve en değerli altın bileziklerini hediye etmiş oluyoruz onlara.

Ülkemizde 33 yıl boyunca çocuklar için çok renkli ve zengin bir bilgi kaynağı olan bir dergi var. Doğan Kardeş dergisi. Yapı Kredi Bankası’nın kurucularından Kazım Taşkent’in büyük oğlu Doğan’ı 1939 yılında, İsviçre’de bir doğa felaketi sonucu kaybetmesinin ardından anısını yaşatmak için çıkarttığı dergi.

Karaca Taşkent’in ağzından o günleri kısaca dinleyelim: “Babam çok kuvvetli ve muvaffak olmuş bir adamdı. Kendi devrinin en kuvvetli insanlarından biriydi. Ona erişmek çok zor. Normal olarak bir insanın kendini bilmesi lazım, öyle ulaşamayacağı hedefler koyarsa olmaz. Ben de kendimi belirli spor dallarında ispat yoluna gittim ve ettim de. 

Ağabeyim ölmeseydi çok şey değişebilirdi; mesela annemin tutumu değişirdi. Ağabeyimin ölümünden sonra evde zor bir hayat başladı. Annem çok asabileşti. Hiçbir zaman kendine gelemedi. Bu da evliliği zorladı. Babam beni evdeki baskılı atmosferin içinden çıkarmak, uzaklaştırmak istedi. 

 Çok küçük yaşta İsviçre’ye gittim. On dört yaşımdan itibaren tek başına yaşamayı öğrendim. Yalnız İsviçre’nin verdiği değil, bir de yalnız yaşamanın verdiği eğitim var… O zamanlar imkânı dar ailelerin çocuklarıyla, imkânı geniş ailelerin çocukları hep beraberdi. Çok daha güzel bir denge vardı. Bugün zengin getto’su var. Onun da neticelerini günlük hayatımızda görüyoruz. 

 Babam çok müteşebbis biriydi. Ağabeyimin adına önce Doğan Sigorta’yı kurmuştu… Sonra Doğan Apartmanı vardı. Dolayısıyla müesseselere ağabeyimin ismini vermesi benim için normal bir şeydi, hiçbir kıskançlık duymadım.”

1945 ve 1978 yılları arasında kesintisiz yayınlanan Doğan Kardeş dergisinin hem okuru, hem de sayfalarının konuğu olan pek çok değerli isim var: Altan Erbulak, Öztürk Serengil, Suna Kan, İdil Biret, Mıstık, Garo Mafyan bunlardan yalnızca bazıları. Derginin okurlarında öğrenme hevesini uyandırmak için başvurduğu pek çok yöntem de olmuş: Doğan Kardeş Kulüpleri, Sanat Müsamereleri, Yarışmalar bunların başında geliyor.

Günümüzün teknoloji çağı çocuklarını yetiştirirken de bilgi kaynaklarını dikkatle inceleyelim, merak duygularının sürekli, öğrenme alışkanlıklarının sağlam olması için onları elektronik, görsel veya basılı doğru yayınlarla buluşturmayı bir görev edinelim.

*

National Geographic Kids 

Meraklı Minik, Tübitak 

Bilim Çocuk 

Cici Cee


24 Nisan 2012 Salı

İsmet İnönü: “Politika Yüksek Bir Sanattır” *

Fotoğraf: İsmet İnönü ve Harika Çocuklar (Beyaz elbiseli, İdil Biret)
Son günlerde yazılı ve görsel basında siyasetçilerin ağzından, köşe yazarlarının kaleminden, yakın tarihimiz merkeze alınarak, önümüze düşen pek çok güncel tartışmaya şahit oluyoruz. Kanıtlar, yanıtlar, iddialar kağıt uçak gibi uçuşuyor havada.

Ne var ki, kağıt uçaklar herkese neşe veren masum şeylerken, tarihsel çerçevesinden, toplumsal bağlamından kopartılarak, yalnızlaştırılan yargılar, gerçeğin yalnızca bir parçasına dayandırılan iddialar, fikirsiz zihinlere yanlış bilgiler ve masum yüreklere hoşgörüsüzlük tohumları ekmekten başkaca işe yaramıyor.
Gelin bugün yakın tarihimizde çok önemli bir yeri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Başbakanı, İkinci Cumhurbaşkanı, İstiklal madalyası sahibi şerefli bir asker, usta bir diplomat ve şefkatli bir aile babası olan İsmet İnönü’nün siyasete ilişkin fikirlerini kısaca ortaya koyan bir söyleşiden alıntılar okuyalım.

* Televizyona Anlattıklarım, Derleyen, Nazmi Kal, Bilgi Yayınevi, Aralık 1993

“Benim çocukluğum, İsmet Paşa’nın efsaneleştiği İkinci Dünya Savaşı yıllarına rastlar. 1959 yılında, öğrencilik yıllarımda konservatuarda bir öğrencinin resitaline gelmiş, orada hayranlıkla seyretmiştim kendisini. 1970’te TRT’de televizyon prodüktörü olarak göreve başladım. 1973’te İnönü Zaferlerini anlatan bir program yapmaya karar verdim. Sorularımı ve ön konuşmamı hazırladım. İlk kez ekrana çıkacaktım. Hem de İsmet Paşa’nın karşısında. Ya teklersem diye çok korkuyordum. Gece uyuyamadım ama soruları çok iyi ezberledim.
İsmet Paşa sorulacak soruları ister, ne kadar konuşacağını da sorardı. Zamana mutlaka uyardı. Televizyon konuşmalarına çok titiz hazırlanır, konuşmaları evde de banda alırdı sanıyorum. Konuşmalarında yanlış anlamaya sebebiyet verebilecek ifadelere yer vermek istemezdi. 24 Aralık 1973’te kaybettiğimiz İsmet Paşa ile karşılıklı konuşabilmiş olmayı sadece meslek hayatımın değil, tüm hayatımın en büyük şerefi olarak kabul ediyorum… Çocuklarıma ve torunlarıma bırakacağım en büyük şeref bu olsa gerek…“

***

Bu konuşmanın tamamı 1970 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ellinci yılı nedeniyle, Anadolu Ajansı eski genel müdürlerinden, gazeteci-yazar Hüsamettin Çelebi ve gazeteci-yazar Örsan Öymen tarafından yapılmıştır.

İÇİNDE BULUNDUĞUM EN SON DURUM, EN SON MESELE, BENCE EN ÖNEMLİ MESELEDİR

Soru (H.Ç.): Paşam elli yıldan beri Türkiye Büyük Millet Meclisindesiniz ve bu bakımdan teksiniz, Türk tarihinde. Bu elli yıl tesirinde kaldığınız olaylar var mı?

İnönü: Bu umumi bir merak konusudur. Bende böyle bir duygu yoktur. Ben 1920’de birinci derecede politika mesuliyetine başladım. Doğrudan doğruya ve memleket idaresine. Ama oraya gelinceye kadar 1908’den itibaren genç yaşta memleket meseleleri içine karışmıştık. Politika hayatına karışmıştık. 1914 Birinci Cihan Harbi patladığı zaman 30 yaşındaydım. Yetişmiş bir çağda sayılıyordum. Benim yaradılışımda bir özellik vardır. Daima içinde bulunduğum en son durum, en son mesele bence en önemli meseledir. 1920’de resmen imparatorluğun sona ermiş olduğu bir vaziyette mesuliyeti ele almış olduk. O gün hâkim olan başlıca iş, aldığımız vazifenin çok önemli olduğunun tesiri altında nasıl çalışacağız, nasıl milletimiz için iyi bir neticeye ulaşmak imkanı hasıl olacak; bunun çabaları içinde başka bir düşünce zihnimizi işgal etmez durumdaydık. O devir içinde vazife duygusuyla elimizden geleni yaptık. O zamanlarda ve ondan sonraki devirlerde ne kadar muvaffak oldum, bunu araştırmak ve hüküm verme benim dışımda olan vatan evlatlarının ödevlerine giriyor. 

POLİTİKA YÜKSEK BİR SANATTIR

Soru (Ö.Ö.) : Paşam, genç parlamenterlere tavsiyeniz var mı?

İnönü: Türkiye’nin meseleleri daima tazedir. Yeni ihtiyaçlar ilk ihtiyaçlar kadar önemlidir. Bir defa bu fikri bizim politikacılarımızın benimsemesi lazım. İleri memleketlerin büyük meseleler seviyesine gelinceye kadar, bir defa kaybedilen asırları tamamlamamız lazım. Politikacının sözüne inanılır adam olması lazımdır. Politikayı avutma, aldatma zannetmek onun zerresini anlamamak demektir. Politika yüksek bir sanattır. 

ÇOK PARTİLİ HAYATTA KARŞIMDAKİNE SAYGI HİSSİ İLE DAVRANMIŞIMDIR

Soru (H.Ç.): Paşam bu 50 yıl içinde başarılı gördüğünüz parlamenterler oldu mu?

İnönü: Beraber çalıştığım insanları minnetle yadederim. Sonra çok partili hayata girdik. Karşılıklı partiler münasebetlerine ulaştık. O zaman da karşımdakine saygı hissi ile davranmışımdır. Çok çalışmaya ihtiyacımız var. Meselelerimiz önemlidir. Ve bunların çözüm yollarını araştırıp bulmak, ısrarla, iyi niyetle takip etmek lazımdır. 

İKTİDARLAR ELLERİNDEKİ HUDUTSUZ SELAHİYETLERİ İHTİYATLA KULLANMALIDIR

Soru (Ö.Ö.): 50 yıl devamlı parlamentodasınız. Hiç seçilmemek kuşkunuz oldu mu?

İnönü: Hiç umurumda değil. Usulünü koymuşuz, seçileceğiz. Seçilirsek seçildik, seçilemezsek seçilmedik. Bu zihniyeti yerleştiremedim. Demokratik rejim başka türlü olmaz. Bir gün çekilmesi mukadder olduğunu ve lazım olduğunu anlayan bir zihniyet hâkim olursa, iktidarda bulunduğu zaman elinde hudutsuz anlamda salahiyetler bulunduğu zaman onu çok ihtiyatla kullanmasını tabiatıyla öğrenir. Bir takım yanlış fikirler asırlardan beri zihnimize dolmuştur. Onları bir türlü temizleyemiyoruz. Bunlardan çok zarar görüyoruz. 

GERİ KALMIŞLIK TAHMİN EDEBİLDİĞİMİZ ZARARLARIN EN BÜYÜĞÜDÜR

Soru (H.Ç.) : En çok hangi hizmetinizi beğenirsiniz?

İnönü: Efendim, benim kendimin beğendiğim bir hizmet yok. Böyle bir fikir yok bende. Daima yeni bir işin başında bulunmuşum, o işi tamamlamadan ayrılmışım, ondan sonra yeni meselelerle iktidara geliyorum veya muhalefete başlıyorum. Bugünkü meseleler, geçirdiğimiz bütün meselelerden daha az önemli değil. Geri kalmışlık tahmin edebildiğimiz zararların en büyüğüdür.

22 Nisan 2012 Pazar

Kısmet


Her çocuk gibi ben de 9-10 yaşlarında kâşiflere ve heyecanlı maceralara büyük bir merak duyardım. O günlerde resimli, renkli, incecik bir kitap geçti elime, bir solukta yuttum kitabı ve defalarca okudum daha sonra. Sadun Boro ve sadık yardımcısı, kedi Miço ile ilk tanışmamız böyle gerçekleşti.

Ne zaman canım sıkılsa, alırdım Miço’yu kucağıma, kıvrılırdım Kısmet’in küpeştesinin bir kenarına ve heyecanla seyrederdim uçan balıkları, egzotik meyveleri ve dev dalgaları. Uzaydan bakıldığında sevimli mavi bir topa benzeyen yerkürenin kucak açtığı farklı kültürlere olan merakım da hep canlı kaldı o günden sonra. 

Bugün kitapların yerini gelişmiş bilişim teknolojileri aldı bir ölçüde ve tembel masa başı kâşiflerine de gün doğdu. Kahvemizin dumanı üstündeyken, yedi kıtada harikulade yolculuklar yapmamız mümkün günümüzde. 

Gerçek kâşifler ise dünya tarihinin her döneminde var olmuş ve hep var olacaklar. İnsanlığı ileri götürmek, onları yeniliklerle, güzelliklerle tanıştırabilmek için yürekte, ruhta ve yolda en uzağa gitmeyi yine en cesur ve en çalışkanlar göze alacak. Onların açtıkları yoldan, pek çok takipçi geçecek, aynı bugün Sadun Boro’nun açtığı yoldan, onlarca Türk’ün ilerleyerek, dünya denizlerinde ay yıldızlı, al bayrağımızı dalgalandırması gibi. 

Dost rüzgârların yelkeninde; pruvanız neta, yolunuz açık, dönüş limanınız hep yüreğiniz ve sevdiklerinizin yanı olsun…

***

Sadun Boro: “Denizler beni çağırıyor”

1968 yılının 16 Haziran Pazar sabahı…
Kayışdağı üzerinden yükselen güneş, etrafı daha yeni yeni aydınlatıyor…
Üstü çiçek buketleriyle dolu kamaranın kenarına ilişmiş kahvemi yudumlarken, girdabına kapıldığım rüya aleminden sıyrılmaya çalışıyorum. Hakikaten Caddebostanda mıyız? Hakikaten Kısmet, yedi denizleri aşıp, yine o eski demir yerinde mi böyle sakin yatıyor?...
Yoksa, o uçsuz bucaksız ummanları aşarken gece dümen başında kurduğum hayal aleminde mi yaşıyorum?...
Sigaramın savrulan dumanı içinde kopuk kopuk sahneler canlanıyor… Bir teknenin omurgasının kızağa konuşu… Sevdiklerinden ayrılış… O sonsuz okyanuslar, tayfunlar, fırtınalar… Asude bir ada… Hindistancevizi ağaçları altında çalınan gitarla dans eden bronz renkli yerli kızları… Derken tamtamlar, yamyamlar, korsanlar, hastalık… Her an tabiatla pençeleşme… Hakikaten bu hayatı biz mi yaşadık?
Kaportadan içeriye eğiliyorum. Karım ranzasında sakin sakin uyuyor, ayakucuna Miço kıvrılmış… Demek üçümüz gene beraberiz…
Gözüme iskele ucunda asılmış bir bez dövizinin üzerindeki yazılar takılıyor: “Kısmet Caddebostan’a hoş geldin”…
Demek ömür boyunca peşinden koştuğum yegane gayem, gönderinde Ayyıldızlı kendi bayrağım dalgalanan kendi kotramla bir dünya seyahati yapmak emelim hakikat oldu…
Ey büyük Allahım çok şükür sana!...

***





***
Sadun Boro’nun denizci sözlüğünden: 

Alesta: Yapılacak işe “hazır ol” manasında emir.
Bodoslama: Bir teknenin omurgadan sonra baş ve kıçını teşkil eden kısmı.
Boylam: Dünya sathı üzerinde, kuzey ve güney kutbundan geçen nazari daireler.
Cezir: Ay ve güneşin çekimi, ayrıca dünyanın kendi mihveri etrafında dönmesinin neticesi, deniz suyu seviyesinin alçalma hadisesi.
Cunda: Direğin üst kısmı
Enlem: Dünya sathında, ekvator hattına paralel nazari daireler.
Fora etmek: Bağlı olduğu yerden çözmek, koyvermek, irtibatını kesmek.
Funda etmek: Demirlemek, demir atmak.
Kerteriz: Bir gemiden gözüken diğer bir gemi veya noktanın pusula ciheti.
Kulaç: Denizde derinlik veya mesafe ölçmede kullanılan birim. 1 kulaç, 181.5 santimetredir.
Küpeşte: Bordanın güverte hizasındaki kısmı
Lagun: Etrafını mercan kayalarının çevrelediği sakin su
Mil: 1852 metreye muadil deniz mesafe birimi, geminin sürati, saatte kat ettiği mil adedi ile ölçülür.
Neta etmek: Her şeyi yerli yerine, muntazam koymak.
Orsa: Yelkenle mümkün olduğu kadar rüzgârın geldiği istikamete yakın seyretmek.
Ölü dalga: Fırtına şiddetini kaybettikten sonra hala devam eden iri dalgalar.
Palamar: Bir gemiyi iskeleye bağlayan halatlar
Pupa seyri: Rüzgârı tam arkadan alarak yapılan yelken seyri
Pusula: İbresi daima manyetik kutbu gösterip, cihet tayinine yarayan cihaz
Pruva: Bir geminin baş bodoslamasının baktığı istikamet, tam önü
Rota: Bir geminin gittiği cihet
Rüzgarüstü: Rüzgârın estiği taraf
Sancak: Bir geminin başa bakarken sağ tarafına denir.
Sekstant: Güneş, ay ve yıldızların ufukla olan açısını hassas bir şekilde ölçmek için kullanılan navigasyon aleti.
Tramola: Bir yelkenli teknenin rüzgârı diğer taraftan kullanmak üzere dönmesi.
Vira: Demir almak ameliyesi ve onun için verilen emir.
Yalpa: Yandan gelen dalgaların tesiri ile geminin bir sancağa, bir iskeleye yatması.
Yeke: Dümenin üstüne takılıp, onu istenilen istikamette tutmaya yarayan ağaç manivela.


19 Nisan 2012 Perşembe

"Lost in Translation" *

*Bir Konuşabilse, 2003

Sanatçı bir aileden gelen ve meslek seçimini babası gibi sinemadan yana yapan Sofia Coppola’ya 2004 yılında En İyi Özgün Senaryo dalında Oskar ödülünü kazandıran; diline, kültürüne tümüyle yabancı oldukları bir ülkede karşılaşan iki yabancının başından geçenleri ironik bir dille perdeye aktaran, ilginç bir film “Lost in Translation”.

Bir toplumu diğerinden ayıran değerler bütünü diye tanımlayabileceğimiz kültürün başlıca unsurlarından biri de dil. Kişilerin birbirleriyle savaşırken, barışırken ve anlaşırken kullandıkları en önemli araç. Farklı kültürlerin birbirlerini anlayabilmesi, ürettikleri düşünce eserlerini paylaşabilmeleri için ise bir yardımcıya ihtiyaç duyuyor dil; çeviriye.

Çeviri, çoğu zaman yazarlığın gölgesinde kalmış bir uğraş olmasına rağmen, özellikle de edebiyat alanındaki çevirmenlerin kıymeti yazarlardan hiç de aşağı kalır değil. Yabancı dilde yazılmış bir kitabı, kendi diline özgü malzemelerle, yeniden inşa eden kişiler çevirmenler. Ortaya çıkarttıkları bina, aslına sadık olduğu kadar, yeniden inşa edildiği zemin ve iklimle uyumlu olmazsa, okurları yazardan soğutacak denli olumsuz bir etki yaratıyor.

Cumhuriyetin ilk yıllarının efsanevi Kültür Bakanı Hasan Ali Yücel önderliğinde gerçekleştirilen bir dizi bilimsel çalışma, kongre ve aynı dönemde kurulan Tercüme Bürosu sayesinde, 500’e yakın temel eser, özenli bir çeviriyle dilimize kazandırıldı. Bu eserlerin pek çoğu hala halk kütüphaneleri ve evlerdeki raflarda yerini korumakta.

Kimi zaman aynı dili kullananlar arasında bile bir çevirmene ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, raflara elimizi uzattığımızda, seçtiğimiz kitabın, yalnızca yazarına ve konusuna değil de, çevirmenine de dikkat ederek, bilinçli bir okuyucu olma yolunda büyük bir adım atabiliriz.

***

Yeni tercüme bürosu gerekli mi? Doğan Hızlan, Hürriyet, 25 Şubat 2002

Çevirmenlerin sorunları, Radikal, 30 Eylül 2005

Çevirmenler Birliği

17 Nisan 2012 Salı

Bir sofrada buluşmak

“Annem her zaman bize her şey yolundaymış gibi davrandı. Kocasına da çocuklarına da mutlu günler yaşatmaya çalıştı. Abim ve ben tek bir kere bile annem ile babamın tartıştığına şahit olmadık. O kadar ki büyüdüğümüz yaşlarda “Hiç insan kavga etmeden bir ömür geçirir mi, bu bir tür sapıklık” diye takılır dururduk.”

Türk Sefarad Yemekleri’ni, ailesini ve dönemin Türkiye’sini anlattığı, Dina’nın Mutfağı adlı yemek kitabında, annesi ve babası Dina ve Nesim Mebahar’ın evliliklerini bu sözlerle tanımlıyor, gazeteci Deniz Alphan.

Topraklarımızın önemli özelliklerinden biri olan kültür çeşitliliği, farklı kültürlerin hoşgörü ışığında bir potada eritilmesi ile bütünleştiğinde, toplum hayatı pek çok boyutta tarifsiz zenginleşiyor. Farklılıklar çatışmaların değil de, barışçıl yeni sentezlerin tohumu oluyorsa, bunu başarabilen toplumlar gerçek bir ulus olma yolunda önemli bir adım atıyor. Bu uzun yolu adımlarken, muhtaç olduğumuz kudretin bir bölümü de sevgiyle pişirilen yemeklerde mevcut.

Dina’nın Mutfağından alınmış pratik bir tarifin yanında, 2003 yılında kaybettiğimiz değerli kültür ve yemek yazarı Tuğrul Şavkay’ın kitaba yazdığı önsözden bir alıntıya da yer vermek istiyorum:

"Söylemek istediğim, bir topluma ait değerlerin, o toplum yeryüzünde var oldukça asla kaybolmayacağı. Daha önemlisi ise her toplumun birbirinden alacağı çok şey olduğuna inanmamız. O zaman birbirimizi daha iyi anlayacağız. Yine o zaman kardeşlik ve sevgi her yana yayılacak ve daha zengin bir dünyada yaşayacağız. Deniz Alphan'ın kitabını, üzerinde yaşadığımız topraklardaki insanların ortak kültürüne bir katkı olarak selamlıyorum".

Sofralarınız bereketli, ağzınızın tadı hep yerinde olsun… En zor günlerinde bile sofralarına özen göstermeyi sürdüren, güler yüzünü esirgemeyen, cefakâr aile büyüklerimize sevgiyle,

***

Patlıcanlı Borekitas (Borekitas de Berencena)

2-3 bostanpatlıcanı

150 g beyazpeynir

¾ bardak rendelenmiş eski kaşarpeyniri

Tuz miktarını peynirlerin tuzluluk durumuna göre ayarlayın.

Patlıcanları közleyin, temizleyin ve iyice sıkıp süzün. Püre haline getirdiğiniz patlıcanlara rendelenmiş kaşarpeynirini ve ufalanmış beyazpeyniri ilave edin.

Fırında 180 derecede üstleri kızarana dek pişirin.


Fotoğraf: Hasan Deniz

14 Nisan 2012 Cumartesi

Biraz da gülelim...


Günlerden bir gün, kasaba halkı, Nasreddin Hoca'yı ziyarete gelmişler, yüzlerinden düşen bin parça.

- Hoca, hoca, bizim kadının sağı solu belli olmuyor, aynı suça bazen beraat, bazen de çok ağır ceza veriyor. Ne yapalım, ne edelim, diye dert yanmışlar.

Hoca durumu ilgili büyüklere bildirmişse de, onları inandıramamış. İspat et öyleyse Hoca, demişler.

Hoca düşünmüş, taşınmış, aklına bir şey gelmiş, siz bir müfettiş yollayın buraya, beraber ziyaret edelim Kadı’yı demiş. Gelmiş müfettiş kasabaya, kim olduğunu söylemeden, üç beş kişiyi daha toplayıp, gitmişler ziyarete kadıyı.

Biraz hoş beş derken, Hoca konuyu açmış:

-"Efendi, efendi" demiş. "Kırda sığırlar yayılırken aralarından biri, -sanırım sizin alaca- bizim ineği karnından boynuzlayıp öldürmüş. Şimdi ne yapacağız?"

- "Bunda sahibinin ne kusuru var ?" demiş sertçe Kadı, "Hayvandan kan davası olur mu?"

Yanındakiler uyarmış, Hocam sen yanlış biliyorsun:
- "Ölen inek Kadı’nın, boynuzlayan seninki!"

Bunu duyan Kadı hışımla fırlamış yerinden:
- "Şimdi mesele karıştı, verin bakalım şu kara kaplı kitabı, ne emrediyormuş bakalım içinde!”

11 Nisan 2012 Çarşamba

Bize neler oluyor dostlar

Bitmeyen bir kavgada,

Öfke fırtınasında herkes,

Bize neler oluyor dostlar?

*

Genci, yaşlısına,

Kadını, erkeğine düşman?

Bize neler oluyor dostlar?

*

İyiyi, güzeli söylemek varken,

Küfredip üzmek niye?

*

Sevgiyle el uzatmak varken,

Uzanan eli kırmak niye,

*

Kardeş, kardeşi,

Ateşle terbiye eder mi?

*

Kol, bacağa,

Göz, kulağa küser mi?

*

Elele verip, bir gibi yürümedikçe,

Aynalar bizi sever mi?

*

Bize neler oluyor dostlar…



5 Nisan 2012 Perşembe

Sakla Samanı, Gelir Zamanı...

Türkçe deyimler ve atasözleri yönünden zengin bir dil. Yüzlerce, binlerce yılın bilgeliğinden, tecrübesinden süzülerek gelmiş cümleler, kimi zaman geniş ve uzun bir durumu en fazla 8-10 kelimenin içinde özetleyiveriyor bize. Peki, her şeyi az ve öz sevmeyen, kendilerince kıymetli buldukları şeylere sıkı sıkıya bağlanıp, sürekli sayısını arttırmak isteyenlere ne demeli? Bence iyi ki varsınız demeli, ne de olsa onların bu merakı sayesinde, koleksiyonculuk gibi önemli bir kavram giriyor hayatımıza.

Sözlük anlamına bakarsak, koleksiyonculuk ilgi duyulan bir konuya ait çeşitli nesneleri toplama ve saklama alışkanlığına verilen isim. Her yaşta yapılabilen koleksiyonculuk, kimileri için boş zamanlarını anlamlı bir şekilde doldurmaya yarayan eğlenceli bir uğraşken, kimileri içinse bir ucu ticarete varan karlı bir alışveriş. Pullar, eski paralar, sanat eserleri en çok koleksiyonu yapılan objelerden. Bir de alışılmamış şeylerin koleksiyonlarını yapanlar var.

Fotoğraf: Film, The Collector, 1965

Fotoğraf: 5000 kalıp sabun biriktiren emekli İngiliz

Koleksiyon yapmak özellikle de ufak çocuklar için çok öğretici bir etkinlik. Pul koleksiyonu sayesinde ülkeler, hayvanlar, ağaçlar gibi pek çok konuyu eğlenerek öğrenebilmek mümkün. Kişiye araştırmak, sabır, disiplin, değer verilen şeyleri özenle korumak gibi olumlu özellikler kazandıran bu uğraş, günümüzde gelişen iletişim fırsatları sayesinde, dünyanın dört bir yanından ortak zevkleri paylaştığınız arkadaşlar kazandırmaya da yarıyor. Yaşam boyu elle tutulabilen objelerin yanı sıra; dostlar, sevgiler, mutlu anlar gibi pek çok elle tutulamayan güzelliklerden de dev koleksiyonlar oluşturmanızı dilerim.