5 Mart 2012 Pazartesi

“Bu kadar çok biliyorsan, git kendin çek!”

Yaklaşık 50 yıldır Türkiye’deki kültür ve sanat hayatına büyük bir damga vurmuş, anlamlı katkılarda bulunan bir aile var ülkemizde, Eczacıbaşı ailesi. Her biri gerçek birer sanatsever olan ailenin bir üyesi var ki, o aynı zamanda bir sanatçı. 1968 yılından itibaren her yıl, farklı konularda yayınlanan ve pek çok fotoğrafçı, fotoğraf meraklısı ve memleket sevdalısına, ilham ve bilgi kaynağı olan Eczacıbaşı ajandalarının da sürekliliğini sağlayan kişi; fotoğraf sanatçısı Şakir Eczacıbaşı.

Bugün Eczacıbaşı’nın Fotoğraf Sanatçıları Dizisi’nin ilk kitabına konu olan Şakir Eczacıbaşı’nın aynı kitapta yer alan fotoğraf sanatçılığı üzerine görüşlerinden alıntılar yapacağız, keyifli okumalar.

Şakir Eczacıbaşı'nın özgeçmişi ve portfolio'sundan örnekler

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Fotoğrafa nasıl başladınız?

Ben Londra’da Eczacılık okudum. 1953’te Vatan’ın Sanat Yaprağı’nda editörlük yaparak iş yaşamına atıldım ve birkaç yıl sonra da Eczacıbaşı topluluğuna katıldım. Fotoğrafa, dostum Ara Güler’le yaptığım bir tartışma sonucunda başladım. 1950 yılının sonlarında, yayımlamakta olduğum Tıpta Yenilikler dergisi için Ara’dan bazı fotoğraflar çekmesini istemiştim. Getirdiği fotoğraflar üstüne eleştirilerde bulunduğumda Ara, “Bu kadar çok biliyorsan, git kendin çek!” demişti. Ertesi gün bir Leica fotoğraf makinesi satın alıp fotoğrafın peşine düşmüştüm.

Sizi fotoğrafa çeken ne oldu?

Her zaman sanata ilgi duydum. Çok küçük yaşlardan beri herkes sokaklarda oyun oynarken, biz üç arkadaşımızla resim sergileri açardık. Yaşamım boyunca bulunduğum çevreye, gittiğim yerlere bir fotoğrafçı gözüyle bakmaya alışmıştım; içimde yılların birikimi vardı. Genellikle öyle olur. Bilincinde olmadan içinizde oluşan birikimleri bir olay, bir uyarı sonucunda dışarı çıkarmak istersiniz. Ben de sözünü ettiğim tartışmadan sonra, bir Leica makinesi alıp başladım çekmeye…

Fotoğraf ve resim… Sizce nasıl bir akrabalık aralarındaki?

Fotoğraf tabii ki resimden etkilenmiştir ama, bir sürü huyu, tarzı, biçimi resmin tersidir. Bir ressam diyelim ki, bir şeyden etkilenir; resme başlar; günler, bazen aylar geçer. Kolay değildir bir resmi bitirmek, bitiremediği de çokça olur. “Yetti artık” der, bırakır. Fotoğrafçının işi bir anlıktır, o anı ya yakalamışsınızdır, ya da kaçırmışsınızdır. Yakalarsanız yapıtınızı ortaya çıkarmışsınızdır. İkisi de görüntü sanatıdır, ama birbirlerine hiç de yakın değildir.

“İçten olmayan bir sanat eseri olamaz.”

Görüntülediğiniz kişilerle ilgili olarak “Onlar içtenliklerini kaybetmemiş, başkalaşmamış ve maskelerle dolaşmayan, sokaktaki insanlardır” şeklinde ilginç bir yorumunuz var. Bu içtenlikli manzara arayışı neden kaynaklanıyor?

Sanat bir düşünce değildir. Duyguları anlatmanın bir yoludur. İçten olmazsanız, duygularınızı anlatamazsınız. İçten olmayan bir sanat eseri olamaz. Neyi değil, nasıl anlattığınız önemli. Bu “nasıl”ı belirleyen de duyguların yoğunluğu ve samimiyeti. Bu yüzden sokaktaki insanı görüntülüyorum. Sokaklar kendi başımıza, düşünmeden, bir biçime girmeden, doğal halde olduğumuz yerlerdir.

Sultanahmet, 1976

Kimi kime anlatıyorsunuz?

Çekerken kimseyi düşünmüyorum. Fotoğraflarımı kimlerin beğenip beğenmeyeceğine hiç aldırmıyorum. Ama birçok izleyicinin onlarda kendilerini bulacaklarını da biliyorum. Hatta bazen benim hiç düşünmediklerimi görenler oluyor fotoğraflarımda. Bunu da çok doğal karşılıyorum . İzleyiciler kendi anılarını bulurlar sanat yapıtında. Sanatın iki yanı vardır: Yapan ve algılayan, sanatçı ve izleyici…

Sanatı tanımlar mısınız?

Birçok sanatçı, yazar ya da düşünür sanatın tanımını yapmışlardır. Ben kişisel görüşümü şöyle özetleyebilirim. Sanat, dünyayı belli bir kişisel yorumla yeniden üretme uğraşıdır. Önemli olan kullanılan araç değil, o araçla varılan sonuçtur. Birşeyin sanat olup olmadığını belirleyen de yine ortaya koyulan ürünün niteliğidir. Bir hammadde olarak kaldığı, kişisel yoruma ve özgün bir anlatıma ulaşamadığı sürece bir fotoğraf, bir heykel ya da bir resim sanat ürünü sayılamaz. Her manzum yazı da elbet şiir değildir. Kişiselliğin, özel bir duyarlılığın ve gerçekliğin üst düzeylerde yansıtılabildiği noktada başlıyor sanat.

Sanatın sizin hayatınızdaki yeri nedir?

Bu soruyu, kısaca Bernard Shaw’ın çok sevdiğim bir sözüyle yanıtlamak isterim: “Sanat var olmasa yaşamın kabalığı dayanılmaz olurdu.”

“Gerçek sanatçı popüler olmak için bir şey yaratmaz. Yaratırsa sanatçı olmaktan uzaklaşır.”

Popüler sanatla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Popüler sanat, kötü ürünler ortaya koyan insanlara takılan bir taçtır. Gerçek sanatçı popüler olmak için bir şey yaratmaz. Yaratırsa sanatçı olmaktan uzaklaşır. Son yıllarda “sanat” kavramı anlamını yitirdi. Türkücüler, sanatçılar, sunucular, daha birçok kişilere “sanatçı” denmeye başlandı. Hatta bu tür işleri görenlere “devlet sanatçılığı” bile verildiği görüldü. Güzel bir sesle söylenmiş bir şarkı ya da türküyü ben de severek dinlerim. Ama bilmediğimiz, duymadığımız biçimde yeniden yaratılmadıkları halde, bunlara nasıl “sanat” denebilir?

İnsanların anlayacağı düzeyde sanat üretmek gibi sözler, ancak halkı küçümseyenlerin laflarıdır. Sanatla uğraşanların görevi, insanları sanat yapıtlarını algılayacak duyarlığa ulaştırmaktır. Bugün yapılan, örneğin televizyon kanallarında olduğu gibi, düzeysiz, kötü ürünler gösterip, insanları bu tür ürünlere alıştırmak, sonra da “halkımız bunları istiyor” demekten başka bir şey değil. Bu tür sözler, Batılıların kötü ürünlerine taktıkları “bonne pour l’Orient”e (Doğu için iyidir) benzer. Sanatın kriterlerini sanatçılar belirler ancak. Büyük sanatçılar düşünülmemiş, bilinmemiş güzellikler ve ilginçlikler içeren yapıtlar üreterek istenenin ötesine geçerler. Böylece birçoğu, birçok kimse tarafından yadırganır ama, yaptıklarını insanoğlunun mirasına bırakırlar.

“İnsanlar ancak yaşadıkları toprakların iyi fotoğraflarını çekebilir.”

Sizce iyi fotoğraf nedir?

Amacına ulaşmışsa iyi fotoğraftır. Duyguları verebilmesi lazım. Mesela yurtdışında çektiğim fotoğrafları beğenmiyorum. Evet, biçimsel olarak çok güzeller ama, duygusallıktan yoksunlar.

Bugüne kadar fotoğraflarımın hemen hepsini ülkemde çektim. Başka ülkelerde de fotoğraf çektiğim oluyor tabii, ama onları yayınlamayı hiç düşünmedim. Anadolu’da dolaşmadığım yer kalmadı. İstanbul derseniz, başladığım yer zaten. Hala aynı ilgiyle dolaşıyorum. Burada Ankara, İstanbul, Antalya’nın önemi, yok. Önemli olan bildiğiniz yeri çekmek. Bu olmazsa, o kültürü özümsemeniz, içinizde hissetmeniz mümkün olmaz. O zaman da çektiğiniz görüntü bir biçimin ötesine geçemez. İnsanlar ancak yaşadıkları toprakların iyi fotoğraflarını çekebilir. Bu, tüm sanatlar için geçerli. Yaşanan yerel şeylerin uluslararası standartlara, görüşlere vardırılması gerek. Örneğin Yaşar Kemal, yalnızca Anadolu’yu anlatmıştır. Ama o anlatış biçimi uluslararası çevrelerde ve otoritelerce de büyük beğeni topluyor. Neyi anlatıyor? Bildiği şeyi… Bedri Rahmi Eyüboğlu da dünya çapında bir sanatçıdır. Özgün olmak esas olan.

İstanbul, 1983

“Ben bir İstanbul tutkunuyum.”

Dünyanın birçok yerini ziyaret etmiş biri olarak, fotoğrafik açıdan en hoşunuza giden yer neresi olmuştur?

Elbette İstanbul… Ben bir İstanbul tutkunuyum. Ne denli değişime uğrarsa uğrasın, güzelliğinden hiçbir şey yitirmiyor İstanbul. Geçmiş uygarlıkların simgesi olan anıtlarıyla, kıyılarıyla, renkli yaşamıyla, cıvıl cıvıl çarşı ve pazarlarıyla dünyada eşi olmayan bir kent.

Bazı fotoğrafçıların geçmişteki İstanbul’u aradıklarını biliyorum. Ama, yeryüzünde her şeyin değiştiği gibi, İstanbul’da değişiyor, değişecek de. Bugünkü kentin giderek çirkinleşen birçok yöresi olduğu gibi, güzel bulunabilecek yeni nitelikleri de ortaya çıkıyor. Ayrıca sanayileşen Türkiye’de, kırsal toplum yapısını geride bırakıp kentlere göç eden insanların yaşamı da fotoğrafçılara yepyeni konular sunuyor.

İstanbul fotoğraftaki kadın ise onu nasıl tanımlarsınız?

Sanıyorum, İstanbul’un güzelliğini en iyi anlatan, Fransız Sinametek’i başkanı, dostum Henri Langlois’ydı. “Dünyayı dolaştın, birçok güzel kent gördün, bunların en güzel hangisi?” diye sormuştum. Henri’nin yanıtı İstanbul'u şöyle tanımlıyordu: “Hiç kuşkusuz İstanbul! Güzel kadınlar güzelliklerini sürdürmek için ellerinden geleni yaparlar. Biz Paris’i korumak için neler yapıyoruz. Siz ise İstanbul’u çirkinleştirmek için her şeyi yapıyorsunuz. Ama İstanbul yine de çok güzel. Bundan güzel bir kent olabilir mi?”

Sinema, belgesel, kitap, derleme, fotoğraf ve İKSV… Bunların hepsine birden nasıl vakit ayırabiliyorsunuz?

Bu hep sorulan bir sorudur, ama insanlar vakitlerini ekonomik kullanırlarsa işleri dışında da bazı konularda çalışabilir, yaratıcılık gerektiren işlerle uğraşabilirler. Özellikle fotoğraf buna çok olanak verir. Bir görüntüden aynı biçimde etkilenmiş bir fotoğrafçıyla bir ressamın yapıtının ortaya çıkması çok farklı süreler gerektirir. Fotoğrafçı bir anda çektiği resmi hemen bastırabilir, oysa bir ressam resmini ortaya çıkarmak için haftalar, hatta aylarca uğraşabilir.

“Fotoğraf bir birikimdir.”

Soyadınız Eczacıbaşı olmasaydı dünyanın tanıdığı bir fotoğrafçı olur muydunuz, yeterince vakit ayırabildiniz mi fotoğrafa?

Fotoğraf vakitten çok bir birikim, bir görsel anlatım yeteneği sorunudur. Yoksa, aynen öteki sanatlarda olduğu gibi, çalışarak sanatçı olunmaz. Ancak tekniğini geliştirebilir insan. İnsanlar sanatçıları değerlendirirken “daha yeni başlamış”, “daha amatör” şeklinde değerlendirmeler gidiyorlar. Birikiminiz varsa, sanatsal anlatım gücünüz varsa fotoğrafçı olursunuz. Yoksa istediğiniz kadar fotoğraf çekin olmaz. Sanayici olmasaydım, tüm vaktimi fotoğrafa verseydim, daha iyi bir fotoğrafçı olur muydum… Bilemiyorum.”

“Kimse kendi iç dünyasından daha yüce bir şeyi yaratamaz…”

Son olarak fotoğraf ile ilgili ne söylemek istersiniz?

Fotoğrafları “makine” değil, onun ardındaki kişiler çeker. İyi bir kamera, kişinin anlatım kolaylıklarını artıran bir araçtır ama, olaya sanat boyutunu katan asıl etken kameranın ardındaki kişinin iç dünyası, kendini açıklama yeteneği, yaratım gücü, izlemekte bulunduğu olaylar, insanlar, çevre ve nesnelere dönük algılamalarıdır. Başka bir deyişle, sıradan fotoğraflarla fotoğraf sanatı arasındaki farkı yaratan, kamerayı kullanan kişinin bütün bu etkenleri kendine özgü bir biçim ve içerikle yapıtına yansıtabilme gücüdür. Ressam için boyası, fırçası, tuvali neyse, fotoğraf sanatçı için de kamerası odur.

Teknolojik gelişme yepyeni olanaklar sağlıyor sanatçıya kuşkusuz… Ne var ki teknik ilerleme tek başına sanata erişmeye yetmiyor. Çünkü sanatçının kişilik ve yetenek sorunlarını çözemez teknolojik kolaylıklar. Bunlar, insana, yapabileceklerinden daha fazlasını yaptıramaz. Bernard Shaw’un dediği gibi, “Kimse kendi iç dünyasından daha yüce bir şeyi yaratamaz…”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder