26 Şubat 2012 Pazar

GİZEMLİ ÇEYİZ SANDIĞIMIZ, ANADOLU

Salonumuzun bir köşesinde, zamanla sertçe çarpıştığı savaş meydanından parlak kilidini ve göz alıcı renklerini kaybederek, sessizce geri çekilmiş, vakur bir çeyiz sandığı dururdu. İçinin boş olduğunu çok iyi bilmeme rağmen, parmaklarımı kıstırma pahasına kapağını aralayıp sık sık kontrol etmeyi bir oyun edinmiştim kendime.


Çeyiz sandığı özellikle Anadolu’da hala ciddiye alınan köklü geleneklerimizden biri. Bir kız çocuğunun aileye katılmasıyla başlayan ve yuvadan uçtuğu güne kadar süren bir tatlı telaş. Sandıkların içi bugün büyük ölçüde makine işi ürünlerle dolsa da, çeyiz yapma hevesi, el sanatlarının yaşatılmasını ve paylaşılmasını sağlayan en önemli neden olmuş yüzyıllarca. Renk renk, duygu duygu örülen iğne oyaları, koruyan, bereket getirdiğine inanılan duaların, sembollerin işlendiği giysiler, ilmek ilmek hayallerle düğümlenen kilimler, halılar…


Fotoğraf: Sadberk Hanım Müzesi, 2010
Müzede Sanal Tur

Anadolu da bağrında birbirinden farklı sayısız geleneği barındıran zengin bir çeyiz sandığı benim gözümde. Küreselleşen dünyamızda, gelişen teknolojinin, genişleyen iletişim ağının yardımıyla, özgün kültür ürünlerimizi kayıt altına almak, modern yöntemlerden yararlanarak yaşatmak, korumak ve evrensel bir dille yeniden yorumlayarak, dünyaya tanıtmak görevimiz.

Gitarını sırtlayarak ülkemizdeki benzersiz yerel müzik geleneklerinin peşine düşen, gönlünü bir Türk kızına ve Türkiye’ye vermiş bir İskoç’la, Paul Dwyer ile baş başa bırakıyorum bugün sizi. İyi Pazarlar,








Müzik ve Yol: Her Pazar 17:10'da Habertürk Televizyonunda

19 Şubat 2012 Pazar

Dost dost diye nicesin(e)i...

Fotoğraf: Sokağın Köpeği, Kireçburnu, İstanbul

‘Geç olsun da, güç olmasın demiş’ atalarımız. Ne var ki hayvanlara karşı işlenen suçların, insana karşı işlenen suçtan en ufak bir farkı olmadığının ayırdına varılması hem geç, hem de güç oldu ülkemizde. Sayısız duyarlı birey, hayvan haklarını savunan sivil toplum kuruluşu ve hayvansever idarecilerin ortak çabaları sayesinde, sorun bu yıl nihayet kamuoyunun ve meclisin dikkatini çeker hale geldi. Bu özverili çabaların sonucunda geçtiğimiz günlerde hayvanlara karşı işlenen her türlü suçun ceza kanunu kapsamında değerlendirilmesi için bir yasa değişikliği teklifi verildi.

Çocuklara karşılıksız sevgiyi, güveni ve sorumluluk bilincini çok erken yaşlarda öğreten bu değerli dostlarımızla ilgili yapabileceğimiz öyle çok şey var ki aslında. Bunların en başında ailemizdeki, yakın çevremizdeki küçüklere, hayvanların da insanlar gibi duyguları, kendilerine özgü farklı karakterleri olduğunu, zarar gördüklerinde canlarının bizler kadar yandığını anlatabilmek. Evimizde uygun şartlarda onları besleme imkanımız yoksa, sokakta yaşantılarını sürdürenlere yiyecek, içecek, sağlık gereksinimlerinde destek olmak. Her mahallenin kendi bölgesindeki sahipsiz sokak hayvanlarının bakımını maddi ve manevi yönden elbirliğiyle sahiplenmesi de, yıllardır kronikleşmiş ve çözümü hep başkalarından beklenen bir soruna hatırı sayılabilir bir çözüm olacaktır.

Dost, dost diye nicesini aç, susuz bıraktığımız, bir tekme savurup, ardından taşla, sopayla kovaladığımız, önce sıcacık evimize davet edip, sonra sokaklarda, ormanlarda, ıssız adalarda ölüme terk ettiğimiz hayvan dostlarımızın bizden gıdadan önce sevgi ve duyarlılık beklediklerini aklımızdan hiç çıkarmayalım. Havamızı, suyumuzu, ekmeğimizi, yaşam alanımızı paylaştığımız her canlının, bizimle aynı temel haklara sahip olduğu gerçeğinin iyice bilincine varalım. Tek başına insan olmanın bizi üstün kılmadığını, olsa olsa sessizlerin haklarını koruyabilmek için omuzlarımıza daha fazla sorumluluk yüklediğini hep hatırlayalım… İyi Pazarlar,


***

Hayvan hakları, sevgisi ve bakımı üzerine:

HAYTAP

Ankara Hayvanlar Koruma Derneği

Barınak Gönüllüleri ve Hayvanlara Yaşam Hakkı Derneği

Yedi Kule Hayvan Barınağı

*

Köpeklerin psikolojisini daha iyi anlamak isteyenler için *Prof. Dr. Tamer Dodurka’nın kaleme aldığı iki faydalı kitap:

*İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi, İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı üyesi


Köpek Psikolojisi, Remzi Kitapevi

Köpeklerde Davranış Sorunları, Remzi Kitapevi

*

5199 sayılı, yürürlükteki hayvan haklarını koruma kanunu, tam metin

Hayvanları koruma kanununda değişiklik teklifi

Hayvanları koruma kanununda önemli değişiklikler içeren yasa teklifi

Hayvanlara karşı şiddet kabahat değil, suç

14 Şubat 2012 Salı

Aşk ve ...

- Asıma Hanımefendiden Hasan’a Mektup —

«Evvelâ beni sen sevdin, yalvardın, yakardın, benim aşkım âdeta senin galeyanına sönük bir cevaptı. Nihayet beni aldın. Ben zengindim. Atım, arabam vardı. Bütün bugünün gençleri beni istiyorlardı. Herkesin istediğine sen nail oldun. Mesuttun. Ben sana sadıktım. Sonra nasıl oldu, birdenbire döndün. Benden soğudun. Beni görmekten kaçtın, yine nihayet beni boşadın… Bu mektubumu alınca zannetme ki, sana yalvarıyorum. Fakat merak ediyorum! Niçin beni istemeyesin? Benim nem var? Yahut nem eksik?.. Daha bu sene Kadıköy kadınları arasındaki güzellik müsabakasında birinci geldim. Tahsilim birinci derecede… Zenginim de. O halde niçin beni istemeyesin? Benden güzelini bulsan bile, eminim ki, benden zenginini bulamayacaksın. O halde niçin, niçin beni istemeyesin?»

Asıma


Ömer Seyfettin’in aşkın doğasına şakacı bir edayla yaklaştığı, en eğlenceli hikayelerinden* biri, Asıma Hanım’ın ağzından sevdiğine yazılmış bu satırlarla başlar.
* Merak edenler için hikayenin devamı


Ömer Seyfettin, Türk Edebiyatında kısa hikaye türünün yerleşmesini ve yaygınlaşmasını sağlayan ilk edebiyatçılarımızdandır. Hikayelerinde özle okuyucu arasına özel biçimler koymaktan kaçınmış, onları gereksiz süslerle ağırlaştırmaksızın, en sade ve anlaşılır şekilde, günlük konuşma diliyle kaleme almayı yeğlemiştir. Askerlik, Yanya’daki esaret günleri ve öğretmenlik yılları, bir yazar olarak konu dağarcığının zenginleşmesine büyük etki etmiştir.

Ömer Seyfettin toplumun her kesiminden gelen ve yurdun her köşesinde yaşayan insanların başından geçenleri mizahi bir dille konu eder yazdıklarına. Öyküleri bugün de yaygın olarak okunmakta ve sevilmektedir. Pek çoğumuzun ilk kez okul sıralarında tanıştığı, Yüksek Ökçeler, Falaka, Diyet, Bomba ve Perili Köşk bu öykülerin en çok bilinenleridir.

Ömer Seyfettin’in ilk baskısı uzun süre önce tükenmiş olan Balkan Harbi Hatıraları, Dün Bugün Yarın kitapevi tarafından geçtiğimiz günlerde yeniden basıldı. Yazarın, 1 milyon 300 bin kişiyi yuva bildiği topraklardan kopup, göç etmeye zorlayan 1. Balkan Harbi savaşı sırasında başından geçenleri aktardığı günlükleri, yakın tarihimizle ilgilenen herkes için ilginç gözlemlere yer vermektedir.

9 Şubat 2012 Perşembe

Meral Tamer'in kaleminden AKM değerlendirmesi


MERAL TAMER, MİLLİYET
8 Şubat 2012

AKM, Türkiye'nin koruma pratiğinde bir ilk olacak

Dünya Ekonomik Forumu toplantılarında küpüme doldurduğum bilgileri ve 2012’de şirketler, bireyler, işverenler hatta ülkeler dünyasındaki muhtemel gelişmeleri sizlerle paylaştıktan sonra artık Türkiye’nin gündemine dönebilirim.

Ancak canım memleketimin nalıncı keseri gibi yıllardır hiç değişmeyen üzücü, sıkıcı gündemine gözlerimi kapatıp, bugün sizlerle Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) aslına uygun olarak restore edileceği kararını kutlamak istiyorum.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, AKM’nin kapsamlı bir restorasyondan geçirilmesi için düğmeye basıldığını, bu ay içinde ihaleye çıkılacağını, tadilat ve deprem güçlendirmesi gibi tüm faaliyetlerin, binanın orijinal dokusu korunarak ve hiçbir değişiklik yapılmadan gerçekleştirileceğini açıklamış. Nihayet!

AKP az çektirmedi!

AKP Hükümeti, AKM’ye ve İstanbullu sanatseverlere, yıllarca çok çektirdi. İktidara geldiği ilk yıl AKM’ye her türlü ödeneği keserek, bakım-onarım faaliyetlerinin zamanında makul paralara yapılmasını engelledi; dahası kapısına kadar gelmiş olan doğalgaz için gerekli kazan değişikliklerinin yapılmasını bile reddederek, AKM’yi yıllarca çok yüksek yakıt faturaları ödemeye mahkûm bıraktı. Adeta kasti olarak yıllarca çivi çakılmadı.

2005’te dönemin Kültür Bakanı Atilla Koç, gözlerimin içine dik dik bakarak bana “AKM kesinlikle yıkılacak” demişti.

Neyse artık bunlar mazide kalıyor ve büyük yanlıştan dönülüyor. 2012 yılı, AKM için mutlu başlıyor. Günay’ın açıkladığına göre AKM, sponsorların da desteğiyle gelecek yıl Cumhuriyet Bayramı’nda kapılarını sanatseverlere açacak.

50’lerin mimarisi

Fotoğraf: Tabanlıoğlu Mimarlık Sunumu, Ana Fuaye 1969

AKM, tüm varoluşuyla İstanbul’un belleğine kazınmış; Taksim Meydanı’nın ayrılmaz bir parçası, hatta simgesi olmuştur. 1950’lerin yalın ve işlevsel mimari anlayışının tipik örneklerinden biri, o dönemdeki modernist estetiğin söylemini yansıtan önemli bir yapıdır. Bugünün anlayışında kimilerinin çirkin bulduğu o binalar, tüm dünyada o gün o işlerin neden yapıldığının birer belleğidir. Ve mutlaka korunmalıdır.

Nitekim Paris’ten Budapeşte’ye, Prag’dan Dresden’e, Londra’dan Roma’ya Avrupa’nın sayılı güzel kentlerinde de bu tür binalar hep karşınıza çıkar. Turist rehberleri bir kentin, hatta toplumun tarihini anlatırken, sizi mutlaka o tür binaların da önünden geçirirler.

Modern mimariye koruma

Bizim AKM’mizin dili olsa da konuşsa... Taa 1930’ların başında İstanbul’da sanat etkinlikleri için bir kültür sarayı inşa etmek üzere kollar sıvanmış. Ancak araya 2. Dünya Savaşı girince 1946’da temeli atılabilmiş. Parasızlık nedeniyle 1954’e kadar öylece beklemiş.

Büyük tartışmalardan sonra ilk kez 1969’da İstanbul Kültür Sarayı olarak perdelerini açtığında dünyanın 4., Avrupa’nın 2. büyük sanat merkezi olmuş. Hemen ertesi yıl çıkan yangınla büyük hasar görmüş ve ancak 1977’de bugünkü haliyle yeniden açılabilmiş. Ondan sonra da ne eylemler, ne gösteriler, ne protestolar görmüş.

Bugüne kadar “koruma” deyince aklımıza sadece ahşap binalar, 19. yüzyıl Osmanlı evleri, camiler v.s gelirdi. Bir kısım AKP’linin AKM’ye karşı özel husumetini bir yana bırakacak olursak, bu konuda yıllar süren tartışmaların bir nedeni de, Türkiye’de ilk kez AKM gibi modern bir mimarlık yapıtının korunmasının gündeme gelmiş olmasıdır.

2 Şubat 2012 Perşembe

Yarım kalan hayatlar galerisi

Fotoğraf: Milliyet Çocuk 1980,
Kapak: İsmail Gülgeç, İnce Memed

Çocukluk kişiliğimizin temellerinin atıldığı en önemli yaş dönemi. Okuryazarlık ise bu dönemde kazanılan ve çocuğu bağımsızlaştıran paha biçilmez bir yeti. Bu beceriyi kazandığım ilk günlerde, her elime alışımda içimi heyecan ve neşeyle dolduran bir dergiyle tanışmıştım, Milliyet Çocuk.

Zengin yazar ve çizer kadrosu, dünya klasiklerini sevdiren çizgi romanları, merak uyandıran bilim ve tarih konulu yazılarıyla dopdolu bir içeriği olan Milliyet Çocuk'la kurduğum sıkı dostluk uzun yıllar sürdü. Her hafta çıkış gününü iple çektiğim dergiyi elime alır almaz hevesle yüzüme bastırır, kendine özgü kokusunu büyük bir mutlulukla içime çekerdim. Dergi Şubat 1979'da Milliyet Gazetesi'nin Başyazarı Abdi İpekçi'nin Nişantaşı'nda kurşunlanmasının ardından, ülkemizin acı gerçekleri ile de çok erken bir dönemde tanıştırdı okurlarını.


Gazetesinin okuyucularına, satış-pazarlama mantığına göre davranışı ve düşüncesine yön verilmesi gereken bilinçsiz tüketiciler değil; doğru, tarafsız bilgiyle buluşturularak, bağımsız fikirler üreten bireyler olarak saygıyla yaklaşan Abdi İpekçi’nin Milliyet gazetesi ve Türkiye’de gazetecilik için taşıdığı önemi, Melih Aşık’ın Milliyet Gazetesi’nde Açık Pencere adlı köşesinde, 1 Şubat 2012 tarihinde yayınlanan yazısından alıntılayarak anımsayalım:

“Abdi Bey Milliyet’e ruhunu vermiş olan gazetecidir... Gazetemiz hâlâ “Abdi İpekçi’nin Milliyeti” diye anılır...

Abdi Bey, ilkokul bilgi yarışmaları, folklor yarışmaları, müzik yarışmaları düzenler, sayfalarda çocuklar, gençler ve kadınların okuyacağı alanlar açardı. Milliyet kendi okurunu küçükten ele alarak yetiştirmiştir. Gazeteye erken yaşta bağlanan çocuk ve gençler sonraki yıllarda Milliyet’in en has okurlarını oluşturdular. Fenerbahçeli babamız Milliyet’i spor sayfasının zenginliği nedeniyle alırdı. Biz Milliyet’i resimli romanlarından okumaya başladık. Sonra diğer sayfalarına geçtik. Milliyet, erken yaşta gazete okuru olmamızda büyük rol oynadı…”

Ülkemizin gezmesi keyif değil utanç veren bir yarım kalan hayatlar galerisine dönüşmemesi için sorumlu vatandaşlar olarak yakın ve uzak tarihimizi tarafsız ve bilimsel kaynaklardan iyi öğrenmeli, yeni nesillerin nitelikli eğitim alması için elimizden geleni yapmalı ve hangi sebeple olursa olsun, çözüme ulaşmamış sorunları içtenlikle sahiplenmeli ve takipçisi olmalıyız.

Zorlu da olsa, ancak bu şekilde tüm toplum kesimlerini kapsayan, gönülden kurulmuş bir birlik ve beraberliğin verdiği sıcaklık ve samimi bir uzlaşma duygusuyla, gerçekten aydınlık günlere, umutlu yarınlara kavuşabiliriz.