22 Ocak 2012 Pazar

DOĞU CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEYLER VAR MI FERİDE?

Reşat Nuri Güntekin’in İstanbul Kızı adıyla, dört perdelik bir oyun olarak yazdığı, 1922 yılında Vakit Gazetesi’nde Çalıkuşu adıyla yayınlanan romanı okumayan pek az kişi vardır. Yaşama sevinci, dönemin şartlarına göre cesurca ortaya koyduğu isyanları, dürüstlüğü ile sevdirir Çalıkuşu kendini okuyucuya bir çırpıda. Aşkını gurur meselesi yaparak, her şeyi bir kenara koyup, öğretmen olarak Anadolu’ya gitmeye karar vermesiyle iyice ilginç bir hal alır roman. Modernliğe geçiş dönemindeki Osmanlı toplumuna ve sorunlarına buğusuz, temiz bir ayna tutar Feride’nin günlükleri.

Fotoğraf: Aydan Şener

Bugün de önemli bir geçiş döneminin içinde bulunan ülkemizde, toplumdaki değişimler ve eğitim alanında yaşanan dönüşümler dikkatle incelenmeye değer. Bir tarafta her türlü branştan atama bekleyen 300 bin öğretmen olduğu, diğer tarafta 150 bin kişilik öğretmen açığına rağmen yalnızca 17.000 kişinin kısa vadede öğretmen olarak atanacağı gerçeği. Kısacık hayatlarında ellerinden tutulup da bir resim sergisine bile götürülmemiş ilkokul çağı çocuklarının yarıyıl tatilinde Umre’ye götürülmesi. Eğitimde sorunlar bunlarla kalmıyor. Her yıl bütçeden eğitime ayrılan kaynağın giderek azalması, nitelikli öğretmenler yetiştirmeye gereken önemin verilmemesi, öğrencilerin yaşama sevincini, kıymetli saatlerini çalan sınav sistemleri, normal eğitimin Siyam ikizi haline gelmiş dershane sistemi ve daha neler neler.

İyi eğitim görmemiş; yani okumayı, anlamayı, araştırmayı, ümitsizliğe kapılmadan şartlar dahilinde işe yarar fikir ve çözümler üretmeyi benliğinin bir parçası haline getirmemiş bireyler yalnızca toplumun günlük işleyişi açısından değil, büyük ve güçlü bir ulusun sürekliliği açısından da ciddi sorunlar yaratmaktadır. Eğitim hepimizin sorunu, hepimizin sorumluluğudur.

Çalıkuşu içinde bulunduğumuz dönemde yazılsaydı, Reşat Nuri’nin kara kaleminden neler dökülürdü ak kağıtlara, çok merak ediyorum doğrusu. Bu usta edebiyatçının yazarlıkla ilgili sözleriyle baş başa bırakıyorum sizi.

Bütün romanlarının tiyatro halinde senaryoları olduğunu söyleyen Reşat Nuri, Hikmet Feridun'la yaptığı bir konuşmada çalışma yöntemlerini şöyle açıklar:

"Roman ve hikâye yazarken konunun evvela asıl canlı noktası, amudi fıkarisi (belkemiği) gelir. Bu amudi fıkaridir ki bana yazmak arzusunu verir. Bu bazen bir vak'a olur, beni alâkadar eden bir vak'a.. Fakat çok kere pek alakadar olduğum insan tipi. (Şu vak'ayı veya şu insanı, şu tipi yazayım) derim. Bu suretle eserin iki adımı atılmış olur.

Mevzuu pek iptidai bir şekilde fikrime gelir. Hiçbir zaman hemen derhal bu mevzunun planını yapıp da yazmağa başladığım vaki değildir. Bulduğum mevzuu zihnimde bir köşeye atarım. Onun francala hamuru gibi kendi kendine kabarması için uzun müddet bırakırım. Çok defa aradan birçok senelerin geçtiği de vakidir. Bu müddet zarfında mevzua bazı ilaveler yaparım. Bazı kısımlarını tayyederim, atarım, çıkarırım. Vakaları retuş ederim. Tipleri develope ederim (geliştiririm).

Yazma işine başladığım zaman da çok muntazam çalışırım. Romanın sonunu nasıl bitireceğimi tayin etmeden yazıya başlamam. Evvela umumi bir şema yaparım. Fakat eser henüz definitif (kesin, belirli) olmamıştır. Ortada şahıslar vardır, vakalar vardır, eserin ana hatları vardır. Fakat yazmaya başladıktan sonra şahıslar ekseriyetle hüviyetlerini değiştirirler, evvelce hiç düşünmediğim vak'alar, yeni şahıslar gelir.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder